live together & die alone

meraba blog! bak işte yine bir yıl bitiyor. benim 22. seninse yaklaşık 1,5. yılın olacak. hatta tam 1,5 olacak. 1. yıl şenliklerinin üstünden 6 ay geçmiş aman yarab! daha dün gibi sanki. neyse zamanın nasıl hızlı geçtiğini biliyoruz zaten senle bu konuyu yediyüzseksenbeşbin defa konuşmuşuzdur herhalde. zaten 22 yaşıma basıcam yakında off ya.. 17 yaşında olsam ne güzel olurdu. ya da şu okula tam başladığım tarihte olsam. yeni bir yıla girerken eskiye bakma şimdi diyor olabilirsin. haklısın aslında. birşeyi farkettim bak blog benimle ilgili tüm konularda benim karşımdaki insan genelde haklı oluyor. ben birşey diyemiyorum ya hani hep karşı tarafların haklı olmasını kabul ediyorum ama olan herşeyin bir sebebi vardır diyorum ve tüm bu olaylara birer ders gözüyle bakıyorum ama artık dersler bitsin değil mi? ben öğrenmem gereken herşeyi öğrendim kuzum. teori kısmını bitirdim artık uygulama kısmına geçelim. bak ne dinliyorum biliyor musun şimdi linkinpark' tan bir şarkı. kahretsin ya ben bunu öss' ye hazırlanırken dinliyodum. o zamanlar 5510' um vardı. hmm bak gel seninle biraz flashback yapalım.. lost' taki gibi ya da kanıt peşinde' de olduğu gibi. hazırsan yeni bir yıla başlamadan önce biraz geçmişten bahsedelim. hani ölmeden önceki kısa film şeridinin ana teması olan hayat hikayemin parçalarından oluşan daha kısa bir film yapalım. aklıma gelen ilk anıdan başlayayım ama sanırım aklıma ilk gelenlerden en çok sevdiğimi seçicem kusura bakmazsın umarım ;P 7 saniye ver düşünmek için..
yeşil kazak! evet yeşil kazaktan başlayayım. bir kıza ulaşmak için önce yakışıklı görünmenin en önemli faktör olduğunu anladığım zamandan. kişilik mühim değil önemli olan dış görünüş. C21 diye bir markanın yeşil renkli polar bir kazağıydı. pahalıydı ama önemli değildi. önemli olan dış görünüş. bir insanla karşılaştığımızda en çok dikkat ettiğimiz olay dış görünüş değil mi? konuşmaya başlamadan önceki en önemli olgu görüntü. iç güzellik önemli ama dış güzelliğin tadı daha bir başkadır değil mi? güzel bir kız düşün yanında da çirkin bir erkek. ilk tepki ne olurdu? ikisi birbirine yakışmıyor! ruhsal olarak ne kadar yakın olduklarının hiç ama hiç önemi yok. uzaktan baktığında nasıl göründüğü önemli. o yüzden yeterince iyi görünmüyosan baştan kaybettin kuzum seni çıkış kapısına alalım.
linkinpark! işte kuzum ya en sağlam kısıma geldik. lise yıllarımdan unutamadığım bir kuple. linkinpark, metallica, marilyn manson. oky sayesinde tanıştığım metal ve yabancı rock sevdasının marilyn manson' dan sonra en sevdiğim kısmı. ama sema' yı etkilemek için linkinpark dinlemek yetmiyordu. daha fazlası gerekliydi.
sema! işte modern eroy' un yaratıcısı. şebnem ferah' ı andıran görüntüsü ve çilleriyle eroy' un kalbinde yer etmiş, hatta bırak yer etmeyi yerle bir etmiş diyelim. eroy' la ne yapacağına karar veremediği için onu peşinden sürüklemiş ve sonunda başka bir şehre göç etmiş güzel bir kız. aslında dershane günlüklerini bir açsam sana blog hani nerdeyse hepsi sema ile doludur. beni peşinden sürükleyen her kız aslında bana çok farklı yetenekler kazandırdı. hepsine öpücüklerimi yolluyorum ve teşekkürlerimi sunuyorum. hiçbir zaman ulaşamadığım tüm platonik aşklar bana birşeyler verdi aslında vermedikleri tek şey onların sevgisiydi. ama şimdi sizi değil kendi ilişkimi düşünmek zorundayım çünkü bardağımı elimden düşürmek istemiyorum. geçmişte kalan tüm insanlar birer hayalet benim için. ölümü kabullenmek yaşamaktan çok daha kolay.
ben bunları yazarken yalnızım blog. evde tek başıma oturuyorum. ve bilmiyorum blog. neyi bilmiyorum peki? bilmiyorum işte içimde boşluk var ve kendimi bir türlü düzeltemiyorum. bitse de gitsem diyorum. baksana saddam idam edilmiş. sabah otobüste giderken bir dükkanın vitrinindeki televizyonda gördüm adamın son anlarını. o an anlamıştım o olduğunu da ne yapabilirim, benim hayatım devam ediyordu tıpkı milyarca insan gibi, bazılarımız o an ölüyordu bazıları ise doğuyordu. dünyanın ölümlere ve doğumlara karşı bu umursamaz tavrı beni sinir ediyor. doğa ana için hiçbirşeyin önemi yok o nasıl olsa yolunu buluyor düzelmenin onun zamanı sonsuz nasıl olsa benim gibi birkaç on yılla sınırla bir hayatı yok. ben bu süre içinde neler yaşıyorum sen biliyor musun? doğa ana sen nasıl oluyor da bu kadar rahatsın ya! ben ne kadar uğraşırsam sana zarar vermek için sen buna katlanıyorsun ve sonunda yine sen kazanıyorsun. zaman sorunun yok yine başıma vurma ölümlü olduğumu. zaten yarın gece 00:00 da büyük çoğunluğumuz neşeli bir şekilde amaçsızca eğleniyor olacak ve zaman, ben yine sana karşı duramayacağımı bile bile birşeyler yazıyor olucam. ben mutsuzum belki ama ben ne ilkim ne de sonuncu. insanoğlunun bu zavallı duygusunu sen bile yok edemiyosun ya sana gülüyorum işte. ben eroy' un senden tüm kötü hissedenler adına aldığı intikamıyım. ve biliyosun di mi söz uçar yazı kalır. bir şekilde sana karşı durma imkanım var. sen istediğin kadar binlerle milyonlarla ifade edilen sayılara ulaş sen benim sonsuzluğumun ölçüsünü gösteren basit sayılardan ve kabullerden meydana geliyorsun. ve ben kendimi topladığımda sana karşı direnmeye devam edicem şimdi tek isteğim yatmak. sessiz ve yalnız karanlıkta uyumak.. hiç kimsenin onu sevmediğini düşünerek bileklerini kesen bir zavallı gibi uyumak. uyanmazsam da birgün tekrar görüşücez..

Live 4 it! & Die 4 her!

kendinizin bencil bir insan olup olmadığını anlamak için başka bir insanla beraber olmanız gerek. asla yapmadığımı düşündüğüm şeyleri yaptığımı görmek içimi acıtıyor. ama bu acı fiziksel hiçbir acıyla karşılaştırılamaz bile. bir insana verebileceğiniz fiziksel acının sınırı vardır. bir yere kadar dayanır ordan sonra bayılır daha da devam ederseniz ölür. bu kadar basit bir varlığız işte. hemen ölebiliriz.
hem ölüm bir son değil aslında sonsuz bir hayatın başlangıcıdır di mi. hep öyle söylenegelmiştir. bunu söylemek ölümden korkuyu azaltıyor. ama ölümden korkmamak, zaten bu kadar basitçe sonlanabilecek bir hayatı kendi ellerimizle sona erdirmek isteyenleri cesaretlendiriyor. kendi hayatımız değil mi? bu bir sınav değil mi? ben boş kağıt verip çıkıyorum. hatta öğretmene hakaret ediyorum verirken bu yüzden alacağım not iyice azalıyor. fiziksel hiçbir ceza beni korkutmuyor. çünkü sınav sırasında çektiğim tüm bu stres beni zaten fazlasıyla yoruyor. artık dayanamıyorum. önümdeki sorulara verdiğim yanlış cevaplardan bıktım. benden yardım isteyen birine verdiğim yanlış cevaplardan da bıktım. beni sevdiği için bana yardım eden insana zarar verdiğim için de bıktım bu sınavdan.
tüm yaralar iyileşir. ama aklımıza yerleşen bir sahne veya sevdiğimizin bize söylediği tek bir söz, onun bizim yüzümüzden acı çektiği herhangi bir anı hatırlamak, gözyaşını görmek, duymak veya şu an ağlıyor olduğunu hissetmek. bunun kadar kötü birşey olabilir mi? uç noktalardaki herşeyi iki taraflı düşünülebiliriz. ağlamak gibi sevinçten ya da üzüntüden ikisi de aynı eylemle sonuçlanıyor. neden? apayrı iki duygu aynı şekilde sonuçlanıyor. herşeyin sonunda ölüm olması gibi. insanın düşünceleri içinde hapsolması ona nasıl ölümü düşündürüyorsa en mutlu anımızda da keşke herşey sonsuza kadar sürse deyip ölümü anıyoruz. bitmesini istememekle bitsin herşey demek ikisi de bencillik işte! hiçbirşeyi akışına bırakamıyorum ben. herşeyi istediğim gibi yapmak, mükemmel yapmak istiyorum. yaptığım her hata işte bu bencillğimin sonucunda oluyor.
kendimden nefret ediyorum. kendimle yaşayamıyorum. o zaman birimizin gitmesi gerek ama ikimizde birbirimize kelepçeliyiz. birimizin ölmesi demek diğerinin ömür boyu onu sırtında taşıyacağı anlamına geliyor. hem de giderek çürüyen gittikçe daha da dayanılmazlaşacak diğerini taşımam gerekecek. ikimizden biri kendinden fedakarlık edip elini keserse kurtulabilir. ama bu bile aklımıza gelmiyor. o kadar kendimizi düşünüyoruz ki. içimizde o kadar birbirimize nefret varki. o yüzden sevdiğim herkesi fazlasıyla seviyorum. kendime verecek sevgim yok çünkü. onu da karşımdakine verebilirim. herşeyimi. kendimden kurtulamayacak kadar bencilim işte. herşeyi bitirebileceğim fırsatım varken yapmalıydım şimdi gidersem geride kalan sevdiğim insan ne olacak? gittiğim yerde bunu düşünerek ve hiçbirşey yapamayarak ne kadar durabilirim? sonsuza kadar kalmak zorunda olduğum yerden nasıl dönebilirim? bu yüzden gitmiyorum. o yüzden sevilmek istiyorum. bencilce istiyorum bunu evet. başka bir bağım yok çünkü. bu şekilde olan milyonlarca insan vardır belki. ama ben sadece benim için istiyorum şu an. o kadar çabuk sönüyor ki yaşam isteğim bunu sürekli aydınlık tutmak için çok uğraşmam gerekiyor. hep ben demek istemiyorum. senin geçtiğin şeyler yazsam bile yine kendim için birşeyler istemekle geçiyor. bundan nasıl vazgeçebilirim bilmiyorum. ama ne kadar kurtulmak istediğimi bilemezsin. ya da sen herşeyin fazlasıyla farkındasın. bu yüzden de sen beni sevmeyi bırakmıyorsun. ben bırakmıyorum. bırakamıyorum ki. seni gördüğüm sürece bundan nasıl vazgeçebilirim? sesini duyduğum sürece de asla olmaz. herşeyi maddeleştiriyorum evet. ortada maddesel şeyler olmayınca yapamıyorum. hayalgücüme bırakmak istemiyorum çünkü sınırı olmayan bir yerde seni düşünürken karşıma neler çıkacağımı bilemiyorum. korku bu. senin üşümenden dolayı kendime hissettiğim nefretten çok daha fazlası. herkes ve sen başka bir zamir yok. o yüzden bu kadar sert hissediyorum nefreti. ya da bu yüzden bu kadar çok hissediyorum sana olan sevgimi. bu yüzden tüm gün seni düşünüp senden gelecek herhangi birşeyi bekliyorum. bunu yazarak bencillik ediyorum. ama bir şekilde bunu paylaşmak insanı biraz rahatlatıyor. geride benle ilgili saçma düşüncelerle dolu hatıralar bırakıyor insanlarda.
ben gittikten sonra da beni hatırlayacak belki birkaç insan daha olacak. bunların arasında senin olman için yaşıyorum. herşeyi bitirmek istiyorsanız geride bırakacak hiçbirşeyiniz olmamalı. bunu düşünerek çekilecek acıyı hiçbir yara veremez. aslında biryerlere gitmek için bu acele neden diye sordum kendime bunları yazdıktan sonra. aslında diye başlayan cümleden sonrasını şimdi ekliyorum. istemediğim hiçbirşeyin olmamasına izin vermemeliyim. anakin gibi körükörüne inanmalıyım sevdiğim insana sarılabilmek için belki sonunda pişman olucam yaptığım herşeyden ama en azından içimde hep iyi bir insan olduğunu hatırlayacaktır bunları okuyanlar. tek düşündüğüm sendin aslında.

Live 4 it! haftanın klibi


bu hafta ki klibimiz andy williams & denise van outen - can't take my eyes off you. sevdiği insandan gözlerini ayıramayan herkes için ;) bi insanın bakmaya doyamayacağı tek şey sevdiği insandır sanırım. gözlerinin içini görmeye çalışırız, bizim için neler hissettiğini görmek isteriz. ya da o uyurken sadece ona bakıp o huzuru ve sevgiyi hissetmek için. sevdiğimiz insana bakmak için binlerce sebep var tabii. ama en güzeli de göz göze gelip sevgiyi hissetmek olsa gerek. boş gözlerle uzaklara bakması da en kötüsü olmalı. baktığı yerde bizim olmamamız içimizi ne kadar acıtır. tek istediğim gözlerine baktığımda o güzelliğin içinde kendi yansımamı da görebilmek. mutlu bir hafta diliyorum hepimize ;)

yaşam uyurken de devam eder. gerçek ise aslında hep yanıltıcıdır.

taş merdivenlerden çıkarken elindeki meşalenin ışığı turuncu taşlara çarpıyor ve onları bir nebze de olsa karanlıktan kurtarıyor ve sonrasında yine karanlığa gömüyordu. hızlıca ilerliyor ve zırhının birbirine çarpan kısımları metalik sesler çıkarıyordu. meşaleyi tutmayan diğer eli sağa sola savrulmasın diye kılıcını tutuyordu. kılıcını sıkıca kavramasının nedeni savrulmasını önlemek değildi belki de karanlığın içinden ne geleceğini o da bilmiyordu. insanı en çok korkutan şey karanlık. ne olduğunu bilmediğimiz şeylerden daha çok korkarız. aslında neyin gelebileceğini çok iyi biliyordu ama onun için esas soru tehlikenin nereden geleceğiydi. o yüzden karanlığı yararken bir yandan da gerisinde bıraktığı bilinmezlikten neler geleceğinden korkuyordu. belki korkmak değildi ölmekten korkmuyordu onun için şu an gittiği yerde görecekleri ölümden çok daha kötüsüydü. ihanetin o sivri hançeri sırtına saplandığı zaman hissettikleri daha önce gördüğü birçok savaşta aldığı yaralardan çok daha acı verirdi. kapısız turuncu odaya geldiğinde kendisi de bunu zaten öğrenmiş olacaktı. son giderek yaklaşıyordu. meşaleyi içeri tuttuğunda gördüklerinden daha kötülerini görmüştü belki de ama hiçbiri bu kadar etkilememişti. kan görmek ilk defa onu tutuyordu. kendi dökmediği kandan dolayı suçluluk hissetmesi ne kadar garip. ondan başka hiçbir canlının olmadığı bu pis, taştan odada gördüklerine verdiği ilk tepki kılıcını çekmek oldu onun içindeki intikam ateşi elinden tuttuğu meşaleninkinden çok daha fazlaydı. biranda arkasını döndü elindeki meşalenin ateşi havada bir alev dairesi çizmişti. merdivenlerden inerken artık karanlığı yaran sadece meşalenin alevi değildi. parlak kılıcından yansıyan ışıklar karanlığı kesiyordu. ilk defa kestiği bir yerden kan akmıyordu kılıcın. kestiği sadece karanlıktı. korku dolu bir bilinmezlikti biraz önce ama şimdi gözlerindeki nefret bile karanlığı yarıyordu. hissettiği nefret tüm korkularını yenmişti. ölüm artık onun için korkulabilecek birşeydi çünkü artık yaşamının bir amacı vardı. onun için yaşayacaktı ve intikamını almadan ölmemeliydi. karanlıktan kurtulup heryerin ışığın egemenliğinde olduğu yere vardığında karanlıkta korktuğu şeyler burda onu bekliyordu. onlara bir şans vermeliydi iki kişi olmalarında korkmuyordu. korktuğu şey intikamını alamamaktı. onlara bir şans verdi yaşam için son bir şans. bunu herkes hakeder. nefes almanın zevkini tatmak için son bir şans ver onlara. sen iyi bir insansın. geride bıraktığın ölülerin birçoğu yaşamayı hakediyordu ama kılıcı taşımak onu kullanmayı gerektirirdi hep. silahlar hep kullanılmayı isterler. canlı olan herşeyden intikam almak isterler, onlarda olan canı kıskanırlar belki de. o yüzden bu kadar güzeldir kılıç. kendisini kullananı cezbeder ve tüm canlılardan intikamını alır. kendisi gibi cansız hale getirir. karşındaki iki kişi bu şansı kullanamadılar. şimdi tek hedefi kendisini kandıranı bulup bu yaptıklarını cezasını kendi elleriyle vermekti. hep iyi bir insan olmuştu ama bugün akıtacağı kandan zevk alacak olması onu kötü bir insan yapar mıydı? bu yüzden cehenneme gideceğini düşünmedi bile tek istediği intikamdı. artık ihtiyacı olmadığı meşaleyi elinden attı. sönüp sönmediği önemli değildi. içindeki ateş etrafındaki herşeyi bastırabilirdi. intikamını almadan önce ona son bir şans vermeyecekti. parlak kılıcı artık kıpkırmızıydı ve henüz doymamıştı kana. birazdan fazlasıyla kan akacaktı ama bu onun akıttığı ne ilk ne de son kan olacaktı. nefretten başka birşey hissedemiyordu. merdivenlerden inerken de aklında sadece intikamı vardı. ama herşey bir anda karardı garip bir melodi kapladı heryeri. bu ona tanıdık geliyordu ama nasıl olabilirdi? ben neredeyim? dediği anda uyandığının farkına vardı..
ya da vardım mı demeliyim. uyandığımda üstümde zırhım yoktu, elimde kılıcım da yoktu. hepsi gerçekten bir rüyaydı. evet! gerçek bir rüyaydı. karanlıkta duyduğum o melodi de telefonumun alarmıydı. gözlerim kapalıyken hissettiğim o nefret, gözlerimi açtığımda geçirmek zorunda olduğum bu zor gün için de devam ediyordu. hayat da devam ediyordu. aklıma gelebilecek herşey devam ediyor sanki uyumadan öncekiyle aynı gibi herşey. ama elimde kılıcım yoktu, alınacak bir intikamım yoktu. sınavım vardı ve her nasılsa kalem kılıçtan keskindi. ve bu gördüğüm ne ilk ne de son gerçek rüya olacaktı. neyse zaten ölünce dinlenirim..

Live 4 it! haftanın klibi


2. vize haftası başlıyor. bu haftaki klip başlangıcı hatırlatsın (aşağıdaki yazıdan sıkılırsanız buradaki şarkı moralinizi düzeltsin ;) ) istedim :) başlangıçlar hep heyecan verici olur korkudan veya sevinçten doğan bir heyecan. biraz dans ederek başlarsak daha mutlu geçer hafta umarım.
hepinize iyi bir hafta diliyorum. ve şimdi black eyed peas - let's get it started ile karşınızda..

tanıştığımıza memnun oldum. da bu bardak nerde çıktı şimdi? hem nereye gidiyosun ki?

- meraba ben eray, tanıştığımıza memnun oldum.
- meraba ben ...
- hangi okuldansın?
- .... . sen nerde okuyosun?
- yıldız teknik' teyim. elektrik ve makine okuyorum. çift lisans yapıyorum.
- zor olmuyo mu?
- ehehe.. evet biraz zor :) ama alıştım artık.
- kaçıncı sınıf?
- 4
- ooo.. iyi bayağı büyükmüşsün sen :)
- saol :)
- uzuyo mu okul?
- evet. 1-1,5 sene uzuyo.
- olsun yav o kadar da uzasın artık.
- saol :)
...

şimdi yukarıdaki satırların oluşturduğu tek sütun benim standart tanışma prosedürümü oluşturuyor sanırım. bigün aklıma geldi ve dönüp baktığımda bu konuşmanın neredeyse aynı olduğunu görüyorum. sadece isimler ve okullar değişik. profilimi güncelleyip üsttekileri yazdıktan sonrası için insanlarla konuşmaya başlamak istiyorum. konuşmaya başlamak ama nereden başlamak sorusuna bi düzgün cevap verebilseydim bugün nerde olurdum bilmiyorum ama bu yazıyı yazıyo olmazdım herhalde.
hergün bir sürü insanla karşılaşıyoruz ve çok farklı birçok hayattan olayları dinliyoruz. hepsi ayrı bir film gibi sanki. hani youtube' u aç izle aynı şey ama bu sefer görüntü yok. sadece sesli anlatım var. görüntüyü ve olayın ambiansını sana karşındaki sağlamak zorunda. el-kol, jest-mimik gibi ayrılmaz ikililerin oluşturduğu sanat ile sana yaşananları sanki sen de yaşamışsın gibi anlatmaya çalışacak. ve şunu bil ki bunu tam olarak başarabilen çok az insan var şimdiden uyarayım da sonra hayal kırıklığı yaşama. zaten yaşadın bile belki de ben bunları söylerken ama en azından kırığın boyutları küçük veya kırılan hayal sayın az. içinde tutmakta zorlandığın o heyecanla kurduğun hayallerin bir cümleyle kırılması ne kadar kötüdür di mi. zaten hepimizin yaşadığı herşey neredeyse birer hayal kırıklığı. bi sadece bardağın kırılmamış veya çatlamamış tarafına bakarak yaşamak istiyoruz. üst tarafı bir yerlerimizi kesebilir. çatlaklarından su sızdırsa bile bir bardağımız olsun di mi. yarısı da dolu olabilir dörtte üçü de ya da dibinde bir yudumluk su kalmış da olabilir. ama önce içine su doldurabileceğimiz bir bardağımız olsun.
dağılmaması için sıkıca tuttuğumuz bir bardaktır belki de elimizi kesiyor, canımızı acıtıyor ama bırakırsak da tamamen dağılacak. ne kadar dayanabiliriz bu acıya? suyun yerini bardağın içine sızan kanımız alırsa bunu görmeye dayanabilir misin? düşünsene iki elimle tuttuğum bu bardağı nasıl doldurabilirim? içine tükürerek mi? bu sizce hoş olur mu? işte kişilik farklılıklarının ortaya çıktığı bir nokta. içine ellerinden sızan kan bardağı dolduruyor belki ama senin içini boşaltıyor, gücün bir yerden sonra seni taşıyamayacak kadar azalacak. sonra ne olacak? bardağı ayaktayken tutamayacaksın, bir yerlere oturmak isteyeceksin hem dinlenip hem bardağını korumak isteyeceksin. bardağın bir yerlerden dolacak ama diğer çatlaklardan da sızdıracak. ne? niye kızıyosun ki? ben sadece aklıma gelenleri söylüyorum. bunu başka kimle paylaşabilirim?
oturunca, bu sefer eski günlere bakıcaz bardağımızı ilk aldığımız günlere belki de onu bize biri verdi. ilk zamanlar sımsıkı tuttuk hiç bırakmadık. sonra bir gün ya çok sıkı tuttuğumuz için artık dayanamadı ve çatladı. olabilir tabii heyecanını anlıyorum ama gevşek tuttuğun için düşürüp kırmış olabilir misin? pişman olduysan bunu da anlayabilirim. iyi veya kötü olayın her iki yönüne de bakarak değerlendiriyorum merak etme ;)
düşürüp kırdığın bir bardaksa bunun için ağlmaya değmez. ama kırdığın bir kalpse bunun için belki de ağlaman gerek. yaptıklarımızdan dolayı bazen pişman olmalıyız, biraz acı çekmeli ve ağlamalıyız. sürekli gülmek çok güzel tabii ama hep gülersek bunu değerini giderek unutucaz sıradan olacak bizim için. yaranın iyileşmesinin ve eskisi gibi herşeyin düzelmiş olmasını görmenin o mutluluğunu tatmak için önce yaralanmamız gerek di mi. ama geri dönülemeyecek şekilde yaralanırsak? ya asla eskisi gibi olamayacaksak? o zaman yaşamak için verdiğimiz savaşı bırakmak istemeyi anlıyorum. herşeye bir son vermek istemek herşeye yeniden başlamak istemek kadar doğal. birinin bittiği yerden diğeri başlıyor nasıl olsa. amaçsızca yaşamak yerine sonrasında ne olduğunu görmek istiyosun.. mantıklı aslında. bazen fazlasıyla sabırsız olan biri olarak seni yine anlıyorum. seni aslında çok insan anlıyor ama içindekileri söylemek senin yaptığını yapmak gibi..

aklından bi bilye tut ama mavi olsun sonra da kırmızılarla bir torbaya koy


fotoğrafı görünce birden garip hissettim :) bu fotoyu daha önce koyduğumu hatırlıyorum siteye hatta yeniden mutlu, neşeli, sevgi seli, konfeti yağmuru gibi bir başlık vardı sanırım. ne kadar hızlı geçiyor zaman ve ne kadar çok şeyi değiştiriyor. aslında değiştiren biziz sanırım. iyi yönde olunca ben değiştim ve herşeyi düzelttim. kötü olunca zaman beni nasıl da değiştirdi, alıp götürdü diyoruz. ben de diyorum biliyorum en kötüsü de bile bile hata yapmak zaten. hatalarından ders almayan benim gibi insanlar için zor oluyor tabii. ama şimdi geçmişi düşünemeyecek kadar meşgulüm aslında hiç bişey yapmıyorum sanırım ortasahada boşuna koşturan futbolcular gibiyim. topu dikine oynamadıkça gol atılamaz. ama hazırlık pasları olmadan da olmaz :) tribünde siz sahadayken sakatlanmanızdan korkan biri varsa o zaman daha kontrollü oynuyorsunuz her ikili mücadeleye giremiyorsunuz. sakatlanmaktan değil onun üzülmesinden korkuyorsunuz. biliyorsunuz ki sizin dayanamadığınız acı fiziksel değil zihinsel. en çok da onlar acıtır zaten. ne geliyorsa başınıza hep çok düşünmekten ya da hiç düşünmemekten geliyor. ortasını bulsanız bile bu sefer herşey sıkıcı gelecek sizin için. ne yapacağınızı bi türlü bilemediğinizi ben biliyorum merak etmeyin yalnız değilsiniz. Live 4 it! size bir mail uzaklıkta. sorunlar paylaştıkça azalır çünkü başkalarının da acı çektiğini görmek hepimizi gizliden gizliye mutlu eder, iğrenç bir tatminkarlık sarar içimizi ama biz bunu kabullenmeyiz aslında bazılarımız bilmez bile bunu ya da bilenlerin bir kısmı da kabullenmek istemez ama kimse inkar etmesin ki sınıfın en güzel kızı veya en karizmatik erkeği herkesin önünde saçma sapan bir hareket yapsa, üstüne bişey dökse hepimiz hiç olmadığımız kadar tatminle dolarız. bunun psikolojide kesin bi karşılığı vardır ama ben şimdi onu bulamıycam aslında hemen bulabilirim sanırım nerde olduğunu biliyorum sadece bir arama motoru uzaklıkta bana cevap. ama bazen bi adım uzakta bile olsa yetişemeyiz istediğimize elimizi uzatmak veya bağırıp ilgiyi üstümüze çekmeye çalışabiliriz ya da kocaman bir adımla hemen yanına gidebiliriz. aslında herşey bir adım mesafede ama çoğumuz sonsuza kadar bile sürse bi türlü o bi adım mesafeyi aşamayacak, aşanlar da belki geri dönmek isteyecek ama geldikleri bir adım dönerken bir uçurum olacak.
içinde insan olan her olayın sonsuz tane karmaşık durumu var. iyi veya kötü hepimiz farklıyız birbirimizden. ve bir torba içinde bulunan 4 mavi 6 kırmızı bilyeden 3 tane bilye çektiğimizde birinin mavi diğerlerinin kırmızı gelme olasılığını hesaplayabiliyoruz ama karşılaştığımız insanlardan kaçtanesinin bizi sevip kaç tanesinin bizden nefret edeceğini ya da hiç aldırış etmeyeceğini bilemiyoruz. bilyeler hep sabittir. maviyse sonsuza kadar mavidir. ama insanı bilyelerden ayıran şey insanın sürekli değiştiğidir. masa etrafında oturacak 10 kişiden yanımıza oturanın sevdiğimiz insan olma olasığını biliyoruz belki ama ertesi gün masa etrafında kaç kişiyi sevdiğimizi veya sevdiğimizin bizi hala sevip sevmediğini bilemiyoruz. bilmeyelim zaten. hayat bir oyun değil mi oynayalım işte :) ama bilgisayar oyunlarından bir farkı var ne yazık ki ordaki gibi sonsuz can hakkımız yok. bir tane var. iyi kullanmak gerek ;) Live 4 it! oyunu kazanmak için yaşa diyebiliriz o zaman. ama sonu ölüm olarak belirlenmiş bir oyun olsa da a şehrinden b şehrine giden 8 farklı yoldan en güzeli seçme olasığımızı da göz önünde bulundurmak gerek. kısa veya uzun ya da mutlu veya hüzünlü ya da çok daha farklı duygular. sanki hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor herşey. biteceği de hep geceleri aklımıza gelir zaten.
ama şu an yaşıyorum ve yaşamı hissediyorum. gecenin bir yarısında böyle şeyleri düşünmek normal tabii gece hep kötü şeyler düşündürür bize. ama yine de derinden aldığımız nefesimizin içimize dolmasını hissetmek güzel bişey olsa gerek..

Live 4 it! haftanın klibi


yetişmek zorunda olduğumuz tek yer sevgilimizin yanı olsa keşke :) hep biyerlere yetişmeye çalışanlar için bu haftanın klibi ;)

ıssız ada teorisi

ıssız bir adaya düşseydim yanıma alacağım üç şey:
1) zippo çakmak
2) balta
3) avril lavigne :)
adada yanına alacağı kişi için erkekler ünlü birini isterken, kızların çoğunlukla erkek arkadaşım demesi gözümden kaçmadı :) bunun istatistiğini tutuyordum da kimbilir nerdedir şimdi.. hey gidi günler hey.. :P
(mühim uyarı: burdan sonrası yukarısıyla alakasız :P)
ben bunları yazarken dejavu oldu :) acaba ben bunları daha önce yazmış mıydım? diye düşünüyorum şu an. neyse daha fazla düşünmeyeyim de yatiim uyuyayım bu gece biraz fazla uyumak istiyorum. yarın yanında uyuya kalmak istemem :) ya da güzel bi fikir ya omzuna yaslanıp uyumak.. sevgilinin omzunda uyuya kalmak güzel bişey :) dün akşamı yazmak istiyodum aslında hayatımın en uzun telefon konuşmasını. ama sanırım geçmişe dönük hiçbirşeyden bahsetmek istemiyorum. Live 4 it! in arşivinde asla hatırlamak istemediğim kötü günler var ama bunların tekrar okunması ve bugünkü yazıları etkilemesi şu an en son istediğim şey ;) yarın dünden daha güzel olsun istiyorum :) tatlı rüyalar hepimize..

yazamıyorsam sebebi var elbette

meraba sevgili Live 4 it! görüşmeyeli umarım bana kızmadın fazla :) seni çokça ihmal ediyorum biliyorum ama sana kötü bir haberim var. eskiden günaydın sevgilimm diye bir şarkı vardı bilirsin sana ithaf ederdim :) ama artık o şarkının bir sahibi var sevgili blog. özür dilerim ama seninle artık sadece arkadaş olabiliriz :) ben birini seviyorum artık. o da beni seviyor. sevgi karşılıklı olunca daha da güzel :) umarım hergün bugünden daha güzel olur.
geçen hafta papa' nın gelmesi en önemli olaydı belki de. ama bunun dışında bir sürü olay geçti başımdan sevgili blog ve sevgili okuyucular. aslında blog dediğim şey okuyuculara tekabül ediyor sanırım. geçen hafta yaşadıklarımdan 4 bölümlük bir blog yazısı çıkarabilirdim. ama hep bir gün sonraya ertelemekten ne yazacağımı da şaşırdım artık ve en sonunda hepsini ayrı ayrı yazmaya çalışmaktansa tek bir yazıda paragraflar halinde kısa kısa değineyim diye düşündüm. ama merak etmeyin onu da yapamadım. çünkü bir an sevdiğim insanı kaybeceğim düşüncesine kapıldım ve geçirdiğim yaklaşık 1,5 gün bana fazlasıyla yetti. hala devam ediyor mu bilmiyorum ama uzun zaman sonra ilk defa duygularımı bir türlü anlatamadım, ne düşündüğümü bir türlü söyleyemedim.. hepsi üstüste geldi. oyy.. neyse şu an iyiyim sanırım blogcum. bak kızmadın di mi bana? yani ben seni hep bi arkadaş olarak gördüğüm için sana karşı arkadaşça duygular besledim blog, seni hiç öpmek istemedim mesela. insan sevdiği insana dokunmak istiyor ama bazen bunu bi türlü anlatamıyor ya da ne bileyim işte.. bak yine yazamadım :) şimdi uyuycam blogcum ama şu var ki dersleri hiç mi hiç dinlemiyorum hatta girmiyorum bile :) zamanım yetmiyo :) eski bir atasözü der ki herşeyi savunmaya çalışan, hiçbir şeyi savunamaz. sanırım haklılar herşeyi yapmak isterken hiçbir şeyi yapamamakla karşı karşıyayım. şöyle herşeyden uzak 3-4 gün olsa, herşey yolunda gitse durmasa, üzüntüler uzun bir tatile çıksaaa.. günaydınnn sevgilimmm.. diye devam etse şarkı :) aslında böyle devam edebilir biliyo musun blog. ilk defa seni kendime bu kadar yakın hissettim.
yarın sabah kalkıp sevgilimin yanına gidicem, ordan sevda sözlerini görmeye gidicem, ordan halısaha maçına gidicem sonra arkadaşımda kalıcam. ertesi gün akşam yediye kadar dersim var ve 9:30 da yine bir halısaha maçı :) o gün sevgilimi görememekten korkuyorum. hiç derse girmeyip onun yanında onun derslerine de girebilirim aslında.. evet neden olmasın :) tamam blog bak tuttum seni ;) ama cuma gününü de onunla geçirmek istiyorum. ya ben bi süre kendimi mutlu hissetmek istiyorum. geceleri oturup gündüzleri onun dizinde uyumak istiyorum. sen bana bunu veremezsin blog o yüzden senden uzaklaştım özür dilerim :)
hergünü dolu dolu geçirmek isterken aslında bu kadar da dolu olmasından yakınmak saçma :) neyse biraz uyuyayım sonra da love don't let me go' yu dinlemek için sana geri dönücem blogcum.
k.i.b. görüşürük. byes.

Live 4 it! Haftanın Klibi


ve yine bir haftanın klibinde beraberiz. bu hafta "david guetta - love don't let me go" bizimle birlikte. geçen hafta olan herşeyi bi türlü yazamadım aslında yazmak istediğim o kadar çok şey var ki :) ama zaman yetmiyor :)
yabancı şarkı diyip geçmeyin dinleyin ;) enerjiniz artsın sabah sabah :) hepimize iyi bir hafta diliyorum :)