Nevizade her zamanki gibiydi zaten. Haftasonu dışarı çıkan insanların %78 yeni bir sevgili bulmak için dışarı çıkıyor biliyor musunuz. Hatta garip olanı da ki bence değil aslında bu yüzde yetmişsekizlik kesimin %92'si gece sonunda yine eski sevgilisini arıyor. İstatistik bilimi hoş şey vesselam. Tabii böyle bir amacım yoktu benim, sınavlar sonrasında güzel olur nevizade.
Gözümün yaşarması sigara dumanından olmasa gerek. sigarayı mı yoksa telefonu mu sağ elinde tutma konusunda kendimi yerken hangisi daha önemliydi. Nasıl olsa açmayacaktı. Beyhude çırpınıştı sadece. Dar sarmal merdivenler... İnip çıkan insanlar, sevgililer, elindeki siparişi götürenler.. ve bir merdiven köşesine yaslanıp önünden geçenleri izlemek.. Tam kendinde olmadığını sen de biliyorsun. Numaraları hatırlamakta güçlük çekiyorsun. Karşına telesekreter çıkıyor. Afallamak böyle birşey işte..Hiç olmamıştı.. Meşgul tonları ya da ardı ardına gelen aynı çalma seslerinin sonunda telefonun artık cevap yok demesi. Yanlış çevirdiğini sonradan anladığın numaranın telesekreterine dökmek içini.. Bilmeden, hiç tanımadığın birine daha kendini rezil etmek..
Ne kadar da hızlı geçti zaman, ne kadar da değişti herşey, neler yaptım bilmiyorsun. Söyle diyorum.. Ne kadar da zayıfmışım böyle diyorum. Kabuğun altı ne kadar da boşmuş. Yine de devam ederken böyle... Tek başına.. Anlamaları zordu. Ben de anlatmadım zaten.
Sarp - Tek Başına bu hafta Haftanın Klibi'nde bizlerle. Bu şarkıyı her dinlediğimde, kim söylerse söylesin. İçime sonbaharı getiriyor ya da yazın serin akşamlarını, sonbaharda kahve içerken sonrasında alkolün verdiği başka hiçbirşeyde olmayan öyle sarhoş olsam ki havası.. Ne yaparsan yap olmayacak diye bir tokat.. "Seni ben seviyorum.. o değil! Sense, kimseyi değil sadece duyguları seviyorsun!.." diyen yaşlı gözler. Yüzüne gelen darbe kalbini acıtıyor...
Herkese iyi bir hafta diliyorum. Belki karşılaşırız birgün..
Pazartesi, Nisan 28, 2008
Kategoriler: Haftanın Klibi.
Yazan Çizen:
eroy
Sıcaklığı benim vücut sıcaklığımdan bir veya bilemedin 3,5 derece fazla olan herşeyden çekinirim. Elimi yakar, koluma sıçrar, ağzım, dilim yanar, hatta bazen (genellikle de sabahları) çayı ilk içtiğinizde dilinizde garip birşey oluyor ya ondan irkilirim ben. Elimle 15 santigrat derecenin üstünde bir sıcaklıkta olan nesnelere dokunurken çekingen davranırım. İnsan vücudu 36,5 derece zaten insana dokununca elin yanıyo mu manyak diyenlere de beni böyle sevin diyorum. Çizgiyi geçen her top gol değeri kazanmaz ki.
Eliyle çok sıcak şeyleri ki bunlar ince belli bardaklar, çaydanlıklar, tencereler, tencere içinde kalmış metal alaşımlı kepçe veyahut spatulalar, tavalar, fırından yeni çıkmış ekmek, poğaça hatta simitleri hiç zorlanmadan, sanki cornetto tutarmış gibi rahatçasına tutan insanlardan da çekinirim. Nasıl oluyor da elleri yanmaz, hiç mi canları yanmaz, can acısı nedir bilmezler, nasıl bir irade, nasıl bir fizik-kondisyon aman allahım.. İnsan değilsiniz siz ha.. Benim elim yanar. 32 tane elbezi, peçete veya kıyafetimin kollarını ellerime siper ederek tutarım ancak. Okulda çay alırken iki bardak üstüste alırım, farım da açık olur yolum da!..
Evlerde eskiden sobalar vardı hatırlıyor musunuz bilmiyorum. Onun yanına yaklaşma tehlikesi hep olurdu. "Crime Scene Do not Cross" (Türkçe meali: Suç Mahali, sarı çizgiyi geçmek tehlikeli ve yasaktır. Gereksiz kullananlar hakkında hukuki işlem yapılacaktır.) gibi sarı bir şerit çekmedikçe ki çeksen neye yarar çocuğa daha ilgi çekici gelir hatta. Hep ürkerdim o sobadan, bi yerim değse nasıl olur diye felaket senaryolar filan.. Ben çocukken yazısı konusu gibi işte.
Ütü mesela acayip tehlikeli, gerekmedikçe eve sokulmaması gereken bir tehlike çemberi bence. Yeni ütülenmiş birşeyi çıplak ten üzerine giymek ilginç bir deneyim. acıtıyo..Manyak mısın giyiyosun. Hiç mi sıcak yakmıyo seni insafsız.. Ben oynamıyorum ya!..
Ama hayatta en sevdiğim 4562123 şeyin arasında kesinlikle kibrit var.
Perşembe, Nisan 24, 2008
Kategoriler: Kişisel,
Takıntılar.
Yazan Çizen:
eroy
Ben çocukken yazılarımın beğenilmesi üzerine bir başka blogdan aldığım teklifi boş mukavele altına imza atmak edasıyla kabul ettim. Bu yazı Live 4 it!'de ve Ben Çocukken'de beraber yayınlansın. Neyse bu kadar reklam yeter dedikten sonra Back to 80's party..
Ben abartı küçükken değil de yine de böyle tek haneli yaşlarımdayken benim bir tavşanım vardı. Evde tavşan besliyordum ben. İşte o kadar zengindik ki çiftliğimizde tavşanlar filan da vardı.. gibi birşey değil bu bildiğin anne memur baba memur memur çocuğuydum ben. Sonradan da parayı vurmadığımız için hala öyleyim. Bundan 10 yıl sonra benim çocuğum boğazda yalıda oturacak ;p şaka tabii ki neyse. Evde bu tavşanı beslerken onu, zamanında hepimizin bir veya birkaç kez yaptığı (genellikle taşınırken) bakkaldan aldığımız büyük karton kutuya koyardık. Bu bembeyaz nur yumağı denilebilecek tavşancık da her gece kutuyu kemirir dışarı çıkar gece koltukların altında cirit atarken her gece uyanıp mutfağa gittiği sırada annemin yüreğini ağzına getirirdi. Ben de o zamanlarda yaramaz, böyle yanında iki dakika dursanız boğazına yapışıp cinnet geçirmeye (cinnet geçirme mi yoksa cinnet getirme mi bunu yaklaşık 14 yıldır merak ediyorum) yol açacak bir çocuk olduğumdan mıdır yoksa içimdeki hayvan sevgisinin aşırıya kaçıp mazoşizmin doruklarına ulaştığından mıdır nedir bu tavşancığı severken pek bir hor, pek bir hovarda davranır, kullaklarından tutup çevirir çevirir dururmuşum, dursam yine iyi duvara bile fırlatırmışım. İşte böyle bir hayvan sevgim varmışken. Bu tavşan birgün evden kaçmış. Ben o zaman ne kadar üzüldüğümü şu an tam olarak anlatamıyorum zira uykudan yeni kalktığım için ayılamadım tam ama uykudan kalktığımdan beri 4 kişilik bir ailenin 2 öğününü yedim belki de. Böyle bön, böyle mal bir çocuktan büyüyünce ne beklenir ;p
Yukarıdaki paragrafta kaçan tavşan asla geri dönmedi. Asla bulunamadı da. Ben de onca yıl üzüldüm hayvancağız ne yapar koca şehirde. Kimlerin eline geçmiştir de kıyma yapmışlardır onu diye üzül üzül dur. Sonra Lost misali olaylar şekil şemal değiştirdi. Meğer bu tavşan kaçmamış, kaçmış süsü verilmiş ve babam gidip tavşanı geri vermiş. Hayatta babana bile güvenmeyeceksin arkadaş atasözü gerçekmiş lan!.. yıkıldım.. Ne diyeceğimi bilemedim. Bunu öğrendiğimde 2 yıl öncesi filan olması gerekti. Yani hayırlı evlat olmasam ertesi gün 3. sayfadaki vahşet haberlerinde ben de yer alırdım. Genç mühendis adayı ailesini doğradı diye :) (ahaha komik geldi birden :) ). Bu olaya kızgınlığım başka birşeyi hatırlamama sebep oldu. En son bu kadar kızdığımda bir pazar gecesiydi ve eve döndüğümüzde o zamanlar çok meşhur katil arılar veya mad max tarzı bir film vardı. Laaan en heyecanlı yerinde hadi yat artık sabah okul var! O zamanlarda anne babaya karşı gelmek de yok tabii (bilmediğim için olsa gerek yoksa yapardım:) ) Parliament Sinema Kulübü'nde yayınlanan filmleri bir türlü ağız tadıyla izletmediler bana. Şimdi hatırladım yine sinir oldum. Hayatımın bir döneminde en büyük zevkimden mahrum bıraktılar beni. Ama yine de sevdikleri için yapmışlar o yüzden birşey demiyorum. İçimde kaldı resmen ha. Ne de güzel başlardı. Ne de güzel biterdi. Mad max, katil arılar, sinek adam,.. Dünyada nükleer savaş olsa da heryer Mad Max'teki gibi olsa diye büyük istek var hala içimde :) Manyağım gibi sanki. castlayka driiim ay bee hee bii ayy bii oooll may layf vid yuu.. bu şekilde söylemeye çalışmamı o zamanlar kaydedip youtube koysaydım, şimdilerde 10 milyon kez izlenmiş olurdu.
Parliament Sinema Kulübü zamanları yine, gazoz kapağı biriktirirdik. Evde heryer gazoz kapağıydı. Nerde kim bir cam meşrubat şişesi açmış, yanında bitiverip kapağını isterdim. Sanki cepheye mermi taşıyorum. Bazı kapaklar da zor bulunurdu çok değerli olurdu. Manyaklık işte. Sonra bunları misket gibi diz güzel mermer taş bul onunla oyna. Mermer taş bulmak için kendimi paraladım ben. Eski evin orada mermerciler vardı boş arsaya attıkları mermer parçalarını arardık. Öylesine heyecanlı ki, kaybettiğin zaman hissettiğin o üzüntü, o perişanlık... Kendim ölsem o kadar üzülmezdim herhalde. Sonra herkes elindeki kapakları sayar birbirine hava atmaya çalışırdı. Birgün oturdum sayıyorum gazoz kapaklarımı. Baktım ki bana göre az. Sayılarda mod işlemini kendi kendime icad ettim. 20'ye kadar sayıyordum ve bunu 100 olarak kabul ediyordum. Sülün Osman'ın küçüklüğü sanki pislik :) Sonra yaklaşık 2000'lerdeyken ben böyle biri değilim deyip efendi efendi saydım. Kaç çıktığını hatırlamıyorum. Saymayı bitirememiştim. Sonra dışarda 1900'de kaldım diyince bende 4000 tane var diyen çocuğa saymayı bitiremediğimi bir türlü anlatamadım. Dinlemedi adi. Gözlerim yaşardı lan şimdi. Niye dinlemedin beni a insafsızın oğlu. p.ç diyesim geldi ama demiyorum :) Bir de bunlara sinirlendiğim kadar da birşeye sinirlenmiştim. Neye sinirlenmiştim. Salıncağım vardı benim evde kurup sallandığım. Ama bildiğin parktaki salincak. Taşınırken arasına parmağım sıkışmıştı o kadar canım yanmıştı ki Allahımm sanki elimi ejderha ısırdı. Öldüm sandım. O günden sonra nefret ettim ondan. Geçen yazımda demiştim ya serap sana bakarken salıncaktan düşüp kafamı yardım diye. Neyi sevdiysem hep bana zarar verdi işte. Hayatımdan sevdiğimden yaşadığım ikinci acı da buydu. Hep de salıncak mı vardı işin içinde? Küçükken öyleydi işte.. Sonra biz büyüdük, kirlendi dünya.. Hatta küresel biçimde ısındı ben de şimdi soğutmak için çalışıyorum.. Ama salıncak.. İçim burkuldu..
Çocukluğum bitmiyor tabii ki burada. Diğer Ben Çocukkenler için, Ben Çocukken N0.1 burada Ben Çocukken No.2 burada Ben Çocukken No.3 burada
Salı, Nisan 15, 2008
Kategoriler: Ben Çocukken.
Yazan Çizen:
eroy
Live 4 it! Haftanın Klibi'nde bu hafta Oasis - Cast no shadow. Neye sahip olduğunu anlamaya çalışan, kafası karışık tüm okurlara ve dinleyiciler için. Ruhunuzu kaybettiğinizi sandığınız zamanlar için.
Sözleriyle içimizi okşuyor. Söylemeye çalıştığı sözlerin ağırlığı altında ezilmek. Asla kalmak istemediği yerlere zincirlenmiş olmak.. Sabah uyanıp yataktan kalmamayı sağlayacak 17 şarkıdan biri. Sabahları içeri güneş ışığını kabul etmeyen kendimden kabul ettiğim insanlar için.. Sabahları nikotin tadına bulanmış cafeinle uyanmaya çalışanlar için.
Bir zamanlar nasıl desem. Şimdi baktığımda o zamandan ne kadar farklı gibi ama sanki hiçbirşey değişmemiş gibi. Gölgelerimiz aynı belki ama o karanlığın içindeki ayrıntılar o kadar farklı ki. Garip işte.
Herkese iyi bir hafta diliyorum.
Pazartesi, Nisan 14, 2008
Kategoriler: Haftanın Klibi.
Yazan Çizen:
eroy
Nereden başlayacağımı tam olarak bilemediğim bir zamanları yaşarken ready,set, go!.. diyip "who let the dogs out?" edasıyla Live 4 it!'in sonundaki it'i biraz modifiye edip, "hayat senin köpeğin olsun canım benim.." diyesim geldi. Mutlu oldum böyle kendi içimde bir masturbasyon sanki, kendi kendimi mutlu ettim, güldüm eğlendim.
Tokio Hotel - Ready,Set,Go! ile bizler birlikte bu hafta. Aslında klipte derin felsefenin izleri var da şimdi konuşacak zaman yok.
Herkese iyi bir hafta diliyorum. Esen kalın..
Pazartesi, Nisan 07, 2008
Kategoriler: Haftanın Klibi.
Yazan Çizen:
eroy
Dudaklarımın ve parmak uçlarımın uyuştuğu bir gecenin daha sabahı yine uyanamamanın daha doğrusu yataktan bir türlü kalkamamanın verdiği o yorgunluğu hissetme, ama bir yandan da o anda kalkmayıp yatakta dönmenin verdiği garip "anne ben bugün okula gitmeyeceğim!" hissi. Yattığın yerin de çok rahatsız olması ve her yerin tutulmuş bir şekilde uyanmak.. Dün nerede ne yapıyordum bugün ne yapıyorum. Hayat da bir garip vapurlar filan.. İlk andan itibaren göz teması önemli. Gevşek görünmemek gerek. Çok da ciddi olma. Her zaman olduğu gibi bir optimum noktada olmalı. El sıkışırken dikkat etmelisin. Sıkı olmalı, tüm eli kavramalı, hafif bir tebessümü de beraberinde getirmelisin. Merhaba, nasılsınız? Yolculuk nasıl geçti? Güzeldi. Arabalı vapurları hep sevmişimdir zaten. Biraz neşeli olmak ortamı yumuşatır. Toplantı salonuna geçelim. Kahve her zaman ilk içeceğimiz olur zaten. Konuşmana dikkat etmelisin. Sandalyede oturuş şekline, ellerini nerede nasıl tuttuğuna, her biri için ayrı ayrı koşullar var bir yerden sonra refleks oluyor zaten. Savaşta kendini veya düşmanı tanıyorsan %50 kazanırsın. Her ikisini de çok iyi tanıyorsan, zafer kaçınılmaz olur zaten. Dersime çalışıp da geldim. Basit bir görüşme gibi olmadığını gösterdiğim için mutluyum. Ukalalıktan küçük, çok da alçakgönüllükten büyük özgüvenli bir tonda olmalı. Karşındakiyle konuşurken konuşmanız sırasında söylediklerinden alıntı yaparsan, cevap vermeden önce cümlesini aynen tekrar etmek, karşındakini söylediği cümleleri dikkatli söylemeye yönlendirir. Bilir ki söylediği herşey aleyhinde delildir artık. Birlikte neler yapabiliriz? sorusuna cevaplarımız her iki tarafı da tatmin edici olmuştu. Ama bu bir başlangıçtı 18'inde tekrar görüşeceğiz. Son 2 yılımı boşa harcadığı unuttum bile. Değiştirebileceğim tek şey gelecek.. Tekrar görüşmek üzere..
Sonrasında merhaba Bursa.. Artık eroy gibi olabilirim tekrar sulusepken benim. İyi ki gezeyim dedim yağdır mevlam su misali yağmur yağıyor. Ama yürü ya kulum dendikten sonra durmak yok. Yola devam ;p Tılsımın şemsiyesi "İyi ev sahipliği nasıl yapılır?" konusuna güzel bir örnekti. Çok yürüdük, çok merdiven çıktık. Kalelerin tepelerine, ağaçların arasından patikaları takip ederek ulaştık. Bir ara ev sahibi de yolunu şaşırınca "Acaba yaban ellerde sokaklarda mı kalacağız?" diye meraklanmadım değil :) İskender yemeden dönmemem gerektiğinin de bilinciyle iskender'i icad eden mübarek dedenin yerinde yedik. Ben AB gibi genişleme sürecime devam ettim böylece.
Tılsım hanım'a çok teşekkür ediyorum buradan bir kez daha bana Bursa'da çok güzel bir gün yaşattı. Çok gezdik, çok yorulduk ama her yer çok güzeldi. Bursa'ya yerleşme fikri de aklımın bir yerindeydi sabahki görüşmeden. Sonrasında "Gezelim Görelim" programı edasıyla keşfettikçe hoşuma gitti Bursa. Uzun zaman sonra fotoğraf çektim. Canım isteyerek çektim. Güzel bir tatil yaptım diyebilirim. 19 nisanda ehliyet sınavı çıkışına kadar çok zor 13 gün var önümde. Sınavlar, projeler, görüşmeler herşey geleceği ilgilendiriyor. İstediğim herşeyi yapma fırsatı tekrar elimde. Ama herşeyden önce kısa bir molaydı. Tılsım'a tekrar kocaman teşekkürlerimi iletiyorum..
Pazar, Nisan 06, 2008
Kategoriler: Günlük,
Kişisel.
Yazan Çizen:
eroy
Ahey hey hey.. Bu haftanın Klibi Kargo - Yüzleşme. Her dinleyişimde büyüdüğümü anlıyorum. Yaşlanmak mı desek acaba. Heyhat ne günlerdi o günler..
Kargo diyince aklıma oky'nin walkman'inden dinlediği şarkılar gelir dershane köşelerinde. O zamanlar Teknoloji bu kadar ayağa düşmemişti. Korsan cd'cilerden aldığımız cd'lerin içinde mp3 yoktu 143 tane. Yavaş yavaş internet yayılıyordu. Daha mirc'da sohbet ettiğimiz zamanlar geldi aklıma. Yahu anlamıdığım şey mirc nüfusunun % büyük bir kısmı mı filipinliler'dendi yoksa benim mi şapşallığımdı. Neyse sonrası ayva kanalı filan vardı da Türk insanlarla da konuşur oldum. Bu konuşmalar tek gecelik ilişkiler gibi olurdu bir daha asla konuşmazdım (Şey gibi bir giydiğini bir daha giymeyen Hollywood yıldızları gibi). Zaten ne amaca hizmet girip chat yapmaya çalıştığımı inanın ben de şu an anlayamıyorum. Neyse Kargo diyorduk.
Özellikle bu şarkısı beni pek bir heyecan oldurur. Gençlik doldurur. Yihuu!.. gazına getirir. Hani nerdeyse ergen moda girip Facebook'tan kız nasıl kaldırılır? diye ciddi ciddi düşünmeye iter. Şaka yapıp yapmadığımı anlayamadım son cümlemde. Neyse Kargo diyoduk.
Kendinle yüzleşmek ne kadar gariptir ne kadar zordur ya da ne kadar can sıkıcı olabilir diye de düşünüyor insan bazen. "Ben olsam ne yapardım?" Aylık moda ve kadın dergilerinin ve gazetelerin haftasonu eklerinin vazgeçilmez testlerinin anateması.
Huu aa heooo.. Ahey hey hey. Lan mutlu oldum lan! diye yırtınasım geldi. Kimse içten öpmedikçee.. Ben gülerim herkese, güldürmek de huyumdur. Lakin hiç kimseye vuramam. Hiç istemeden kırdığım tüm insanlar karşımda. Profil fotoğrafı gibiler sanki. Avatarlarla dolu bir dünya sanki. Herkese inanırım ben. Aheyheyhey..
Sebepsiz yere söylediğim tüm yalanların gerçekten aklımda ki ne kadar nefret etsem de bazen mecbur kalıyorsun.. Birgün hepsini telafi edicem. Aheyheyhey!...
Korkularım saklı şimdi kimse beni sormayınca.. Mail yok, kutu boş.. Ekleyen yok.. Huaahuuuhuuu... gibi birşey.. Yok yok aheyheyhey yine... Gitar meretini birgün bir öğrenicem pir öğrenicem.
Ben herkesi severim, dürüst olsun olmasın. Hepinizi öperim... İyi haftalar...
Pazartesi, Mart 31, 2008
Kategoriler: Haftanın Klibi.
Yazan Çizen:
eroy
Beni benden alan o kadar çok şey var ki. Hani Penguen'de yayın hayatına devam eden "Çocuğunu Dürbünle İzleyen Adam" benim babam olsa her hafta bana demediği şey, etmediği küfür kalmaz gibi geliyor bana.. Mesela saat 10'da (iki noktadan sonrasındaki mesela ile başlayan cümleyi sırf kendimi güldüreyim diye koyup Limewire'a dadanıp hey gidi bir rakı sofrasında dinlenecek oniki şarkıdan mutlaka biri olması gereken "şu güzeller güzeli" şarkısına atıfta bulundum ki olsa da içsek dinlesek)
Gotik bir mimarın elinden babam çıksa yerim ben. İyi ki bulunmuş diyebileceğim ondört akımdan biridir gotik mimari. Hani biraz daha derinlemesine inersek ilk üçte yeri garanti belki de birincidir. Mimar olsaydım keşke diye çok düşündüm ama bir yere varamadım. Hayatta olmak isteyip de olamadığım 37 şeyden birisi de budur. Mimariye karşı önüne geçilemez bir eğilimim var. İlerde karım mimar olsa ne güzel olur. Modern sanatla gotik mimariyi birleştirip ilerde kurmak için yanıp tutuştuğum şirketin merkezlerini dizayn etsek beraber. Gerçi bir de inşaat mühendisi olsam da ne güzel olurdu düşüncesi var. Discovery'de extreme engineering programının her bölümde yer almak istiyorum suç mu bu? Yakında discovery'ye çıkabilirim şaka bir yana işte o zaman çocuğunu dürbünle izleyen adam misali çocuğunu ekrandan izleyen adam olur babam. İyi de olur. yüzüme söylesin hele diyeceğini :) Aselsan mühendisleri gibi şüpheli bir intihara kurban gidersem diye de geride Eroy da Vinci Şifresi gibi birşeyler bırakırım bloga, hem o zaman öldükten sonra ressamın tablolarının değerlenmesi misali iyi bir de miras bırakmış olurum geriye. Ne diyordum ben en son? İşte bak gotik mimari beni benden alıyor derken şaka yapmıyordum. Böyle, "Allah var kardeşim!" dedirten yapılar bunlar. İnsana "bak sen değersizsin bu ihtişamın yanında" mesajını en iyi şekilde verirken bu yapıların da insan elinden çıktığını unutmayalım, unutturmayalım.
Taş yapılara karşı içimde karşı konulamaz bir hayranlık bir birşey var tam anlatamıyorum. Görünce yüreğim küt küt ediyor. Reenkarnasyon gerçekse ben kesin ilk zamanlar firavun, sonraları da mimar, taş ustası, mason locası başkanı (höylöylöy gidiyor.. ) gibi mesleklerde bulunup bugünlere geldiğimi düşünürüm. Piramitler gibi bir taş yapı manyaklığını isterdim kesin. Antik şehirleri gezerken görmediğiniz için beni böyle havada kalıyor bu dediklerim. Her taşa böyle bön bön bakarım. Hoşuma gidiyor işte. Floransa'ya yerleşeceğim olay bitecek. En güzel kahve ve en güzel mimari yapılar.. Hayattan daha ne isteyeyim ki ben. Güzel sanatlara en az pozitif bilimler kadar ilgi duyduğumdandır İtalya sevdam. Güney Amerika'ya da ondan sonra yerleşsem daha iyi olur.
Şu da var ki türban ft. gotik takılan gençlik kadar da saçma birşey yok ama neyse velev ki siyasetten durayım.
Beni benden alan en büyük şahsiyetlerin başında (Tesla'dan bahsetmeyeceğim o çok büyük bir şahsiyet zira tarihte yaşamış en büyük insan sıralamasında Atatürk'le beraber 1. lik için yarışabilecek tek kişidir gözümde. Kötü anlamda beni benden alan birinden bahsedeceğim) yıldız tilbe gelir. Çok az insandan onun kadar az hoşlanırım hatta nefret boyutuna varır hoşnutsuzluğum. Görmeye bile dayanamıyorum arkadaşım yahu.. Böyle sokak aralarında kiralık beyaz şahinlerle dolaşan gençler yüksek sesle dinliyor ya işte onlar ki kesinlikle bizden değildir. Ben senin varya.. Yahu aklı başında birilerinin peşinden gidin ey gençlik diye haykırasım gelmiyorsa ben de ben değilim. Duymaya bile dayanamıyorum. Neyse canım herkes birbirini sevemez ya. Bu yazıdan sonra beni tanısa da sevmez zaten.
Meşrubat ilk bardağa doldurulduğunda hani üstüne birşeyler sıçrıyor ya böyle burnunuzu yaklaştırıp küçük baloncukların burnunuza, yüzünüze çarpmasına izin verip bundan hoşlanıyor, içerken de bunların soluk borunuza kaçıp hafif bir nefes darlığı, ama üfüs.. püfüs.. gibi bir bocalamadan zevk alıyorsanız. Beni benden alan bir olayda, beraberiz demektir.
Fast food restoranlarında kolaya buz koydurmazdım bir ara. Sonra (Sen geldin arasından sislerin.. dedin ki ben Juliet.. değil tabi ki.) farkettim ki o kağıt kutunun içinde buz olmayınca ben dışarıda yemek yediğimi anlayamıyorum. Meşrubatın sonuna geldiğinde hani o içinde tıkırtısını duyuyorsunuz ya kalan buzların. Bir müddet sonra eridiğinde %98,437 buz, geri kalanı kola olan karşımdan içip mutlu oluyorum ben. "Anne ben manyak mıyım?" diye sorsam "sen sorunlusun evladım tıpkı eski kız arkadaşının dediği gibi" diyecek diye korkuyorum. Ama ben kendim gibi oluyorum ya işte çok mutluyum..
Kimler ki sokakta heryeri toza bulanacak diye dondurma yerken tedirgin olur. Onları kendime yakın hissederim. Neden benden hoşlanma ihtimalı olan her kadına aşık oluyorum? sözüne de tapıyor gibiyim.
Başlangıç sanki sonmuş gibiydi ama her ikisinde de garip bir heyecan vardı. Hissediyorum evet.. Damarlarımızdaki alkolden daha fazla sarhoş etmişti bizi heyecan. Renksizliğe boğulmaya başlamadan önceydi. Soğuk bir gün gibiydi, hava sağanak ve gökgürültülü sağanak yağışlıydı.
Çarşamba, Mart 26, 2008
Kategoriler: Deleted Scenes.
Yazan Çizen:
eroy
Merhaba, arkandan gelen bu sesin ben olduğuma inanması biraz zor oldu. Eray'ın sesini unutmuş olması doğaldı. Ama hala yüzünü tanıyordu. Hem de burda görmek ayrı bir şaşkınlık yaratmıştı. Merhaba, nasılsın, nasıl gidiyor, ne yapayım işte çift lisans koşturmaca, gelecek yıl güzde bitiyor, daha staj filan uzun zaman, hıhım.. yüksek yapıcam ama daha nerde olduğuna karar vermedim, ee.. daha daha,... vs. hiçbir anlam taşımayan içi boş cümleler, zoraki nezaket belki de biraz, sonuçta ne durumda olduğunu gidip anlatacak, hehe.. hiç değişmemiş diyecek.. gibi uzayıp gidiyor işte.
Keşke birşey olsa da şunu giderse, ne bir ilaç, ne bir insan, ne bir duygunun yapamadığını yapsa. Birbirimizi dinliyor muyuz gerçekten konuşurken... hıhım.. derse gitmem gerek. Görüşürüz... Bir daha nerde göreceksek artık. Gördüğün gibi. Beni merak etme ben iyiyim anne diyen çocuk kadar yalancı görünüş..
Çarşamba, Mart 26, 2008
Kategoriler: Deleted Scenes.
Yazan Çizen:
eroy
Bugün savaşmak için güzel bir gün, bugün ölmek için güzel bir gün... Kızılderililer her zaman en güzel sözleri söylemede ilk ikiye girmişlerdir zaten.
Rüzgar o kadar şiddetliydi ki, bir an içindeki saplanmış acı oklarını bile yerinden söküp atacağını sandı. Saçları az da olsa sağa sola savrulmaya başlamıştı. Yeniden mi uzatsam diye kendi içinden biraz düşündü. Düşünürken sigara içmeyi seviyordu bir zaman bir tıp makalesinde konusu geçmişti bunun bir tür uyarıcı etkisi vardı ilk anda. Sigara içmek için fazla rüzgar vardı içmese daha iyiydi hem de tertemiz havayı biraz rahat solumak istiyordu. Her nefes biraz daha mutluluk veriyordu. Mutluluktan ağlayabilirdi. Saçmaydı ama yapabilirdi. İlk kez saçmalamış olmazdı zaten. Hata yapmaktan, insanları hayal kırıklığına uğratmaktan çekinirdi sonra aklına birşey gelmişti. "Bu onları ne ilk ne de son kez hayalkırıklığına uğratışım olacak" dediği zamandan beri düşünmüyordu artık bunu. "Bir sürü güzel günü de paylaşıyoruz zaten, bazen kötü günlerin olması birşeyi değiştirmez" diye düşünüyordu. Bunları anlayışla karşılayacaklarını biliyordu. İlerde şimşekler göğü aydınlatıyordu. "Doğuda bir kötülük yükseliyor.." diye yüzüklerin efendisinden fırlamış bir cümle söyledi kendi içinden. Kendisini güldürmek için yaptığını da biliyordu zaten. Ama ona benzerdi gördükleri. Ne güzeldi önündeki manzara.. Bu saatte hala uyanık olan insanları hep sevmişti. Gece günün en güzel parçasıydı ve bunu görmeden, farkında olmadan uyumaya gönlü el vermiyordu. Hüzünlü oluyordu biraz ama güzelliği de bir başkaydı. Neden, niçin gibi sorulara gerek yoktu.
Arada serpilen yağmur taneleri de ellerinden geldiği kadar bir yerleri ıslatıyordu. "Sen de keşke burada olsaydın.."
Teşekkür ederim dedi. Tanrıya minnet duyuyordu herşey için. Kötü bir çocuk olabilirdi yaptıklarıyla ama hala içindeki iyiliği kaybetmediğini ikisi de biliyordu. "Hala mı inanmıyorsun bana?" dedi. Cevabını alamayacağı bir soruydu. İkimiz de birbirimizi biliyoruz. Gereksiz sorulara gerek yoktu.
Ölmek için güzel birgün evet.. Fakat biraz daha zaman gerek. Sonra önemli değildi. Biraz daha başarı, biraz daha mutluluk, biraz daha gözyaşı, hüzün, hayal kırıklığı, konser, eğlence, sarhoş geceler, terkeden-terkedilen sevgililer, sağlam dostlar.. hepsinden biraz daha tatmak...