Ben Çocukken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ben Çocukken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ben Çocukken No.6

Ben çocukken video kasetçalarımız vardı. Şimdiki VCD ve DVD player'ların babası diyebileceğimiz VHS player'lar evlerin olmazsa olmazı gibiydi. Yani o zamanlar çok küçük olduğumdan gerçekten ne kadar yaygın olduğu konusunda ileri geri konuşmakta zorlanıyorum. Ama şimdiki korsan cd'cilerin yerine kaset kiraladığımız yerler var idi. Bir de hatırlayamadığım şeylerden biri de bu kasetleri neden kiralıyorduk da satın almıyorduk. Bir arşivleme hevesi yok mu idi o zamanlar yine bu da tam hatırlayamadığım şeylerin arasında yer alıyor. Kaset fiyatlarını da hatırlamıyorum ve gidip de anneme babama sormaya üşeniyorum ki zaten gidip soramam zira artık ben çocuk olmadığımdan ve çalıştığım için şehir dışında sürtmek gibi bir zorunlulukla karşı karşıya olmanın verdiği gariplikle sadece telefon açıp sormaya bakar ki ben çocukluktan beridir hep biraz üşengeç olmuşumdur yer yer. Burası da tam o yer yerlerden birisi. Ama yine de 9-15 arası sayıda kasedim vardı bunların çoğunluğu ninja kaplumbağalar, red kit,.. gibi çizgifilmler ve Hababam Sınıfı gibi Türk Filmlerinden ibaretti. Şimdiki gibi gepgeniş bir arşiv yapma şansımız yoktu elbette. Bir de kasetler yer kaplıyordu, bozuluyordu, vs. uzun hikaye.. değil mi?

Bir kaset kiralamak için kaset dükkanına giderken hissettiğim heyecanı nasıl anlatabilirim ki. Şu an Avril Lavigne'i görsem aynı heyecan. Gittiğimiz dükkandaki film afişleri, sıra sıra kasetler,.. herşey sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi. Benim küçücük dünyamın sınırlarının çok ötesinde bambaşka bir galaksideki bir dünya gibi..

İlk kez sinemaya gidişimi hatırlıyorum. Hayalet Avcıları 2'ye gitmiştik. Babam, ben ve dayım beraber gitmiştik. O yaştaki bir çocuk için garip bir seçim tabii ki hayalet avcıları. Trenin adamın içinden geçiş sahnesinde gözlerimi ellerimle kapatıp, parmaklarımın arasından izleme çabam da takdir edilmeli bence. Lakin izlediğim filmler arasında hiçbiri "Child's Play 1 - Çocuk Oyunu 1" kadar beni etkisi altına alamadı. İlk kez izlediğimde 10'lu yaşların henüz çok başındaydım sanırım ya da tek haneli yaşların çok sonlarında. "Caki" diye yıllarca filmin adını sayıkladım durdum. Buna sebep aslında filmi izlediğimizin ertesi günü annemin işten gelirken elinde aynı bebekle içeri girmesiydi. Aklım yerinden oynadı resmen. O yaşta çocuğa yapılır mıydı bu yahu? Yıllarca aynı odada beraber kaldık ki ben onun arada ev içerisinde dolaştığına, beni izlediğine inanıyordum. Lan aynı bebekti ya!.. Ödüm kopuyordu. Çok uzun bir süre, gerçekten fobimdi caki. Bugün de hiçbir oyuncak bebeği sevmem zaten. İnsan figürlü bebeklerden hem korkarım hem de nefret ederim. Bu ne korkudur Allahım. Ağaç yaşken eğilir diye boşuna dememişler.
Her yıl tam da okul açılacağı sıralar okul alışverişi yapardık. Yahu ne kadar da heyecan dolu, nasıl bir çocukça mutlulukla dolu bir şekilde giderdim. Alışveriş merkezinin içerisine adım attıktan sonraki her an, yeni birşey gördüğüm ve aldığım her an ayrı bir mutluluktu. Raflardakş herşey o an için dünyanın en güzel nesnesiydi. İçerisinde binbir özellik olan kalemlikler, renkli kalemler, silgiler, kalemtıraşlar,.. ne kadar çocukça yahu.. Okul başladıktan bir ay sonra çoğu kırılacak, kaybolacaktı ama yine de ilk günü yaşamak için ne büyük bir telaştı bu..
Şimdi ise, günler geceye dönüştü. Hissedilen heyecanlar olsa da sebepleri değişti. Değişti herşey, ben de, sen de, değişmeyen ne kaldı ki diye üzülmekle sevinmek birbirine karışıyor şimdi.

Diğer Ben Çocukken olan diğer olaylar için bulunmaz kaynak burada.

Ben Çocukken No.5

Ben bayağı bir küçükken bir yere misafirliğe gittiğimizde banyolarında gördüğüm küçük sabunları görünce avrupalı beyaz insan görmüş hintli misali bir sempati, leyla görmüş mecnun gibi bir sevgi ve elde etme hissi duydum. Beyin bir anda kendini açtı kapadı gibi denebilir. Anneeee... ne kadar güzel bunlar.. Bunlardan biz de alalıımmm lütfeeenn enneee gibi Fırat gibi çocuk olmuştum. Allahım ama o kadar güzellerdi ki. Kafayı yiycem bu sabunlar için.. İşte o günden sonra bende küçük, renkli ve şekilli o sabunlara karşı bir sevgi doğdu. Sonra gördüm ki tüm renkli kalıp sabunları seven bir insanmışım ben. Hele bir de hafif bir şeffaflık taşıyan, güzel kokulu, anam anam ben dayanamam gider alırım evde biriktiririm kullanmaya da kıyamam. Çeyizlik gibi birşey bu :) Ben çocukken o küçük sabunlar hep aklımda kaldı. Onları ne zaman görsem ben bir zamanlar veledin biriydim diyorum. Eski zamanlara dönüyor, bu zamana nasıl geldim diyorum. Bu küçük sabunlar beni mutlu mu ediyor yoksa üzüyor mu karar veremiyorum..


Okulun önüne pamuk şeker satan adamlar gelirdi. Bu pamuk şekerciler uzun bir sopaya bir ağacın dalları misali yerleştirirdi pamuk şekerlerini ve uzaktan bakınca sanki pembe küçük bir ağacı yüklenmiş geliyordu. Bu ağaç sanki cennet bahçesinden dünyaya inmişti. Ağacın üst dalları pamuk şekerindendi, altlara indikçe ağaca tutturulmuş bir sürü oyuncak olurdu. O kadar güzeller ki hepsini almak istemeyen bir çocuk olamaz. Su fışkırtan yüzükler sanki Yüzüklerin Efendisi'ndeki güç yüzükleri gibi her biri sana bir özellik katıyor. Üstündeki en dandik ve hatta kanser yapıcı maddelerden imal edilmiş elmas şekilli şeffaf plastik aklını başından alıyor. Küçük poşette kolonyalar vardı. Böyle sıkınca patlıyor, arada gözümüze kaçıyor ama olsun o kadar güzel renkleri var ki. Küçük poşetlerinde bir avuç dolusu aldığında sanki elinde bir avuç zümrüt taşıyormuşsun gibi hissediyorsun. Solo testler, çatapatlar, torpiller, en dandik şaka malzemeleri, oyuncak tabancalar, herşey o kadar güzel ki.. Tenefüs hiç bitmesin de o ağacın başından hiç ayrılmayalım..

Siz küçükken hiç thundercats'i izlediniz mi? Deli olurdum ben o çizgifilme. Thunder! Thunder! Thunder! Thundercat'ler hooovv! diye bir özdeyişi vardı ki. O sırada normalde taşıdığı ufak boydaki kılıcı her thunder deyişinde biraz daha büyürdü. Bu kılıcın ortasında thundercat'lerin amblemi vardı ve bir nevi Batman'i çağırma gibi o sembol kılıçtan gökyüzüne yansırdı. Bu kahramanlar kedigil insan karışımıydılar ve benim kedigil sevgime de katkıları olmuştur. Zaten bir kedinin duruşundaki asaleti ve zekayı görebilen birinin kedileri sevmemesi mümkün mü :) Göremiyorsanız bence görmek istemediğinizdendir. Neyse bu kılıçtan benim de vardı. Ama en dandik, en plastik ve en Çin malı cinsinden. Ne güzel oynardık kardeşimle. Bugün bir Aragorn, bir Darth Vader, Usta Windu, Dartanyan veya Çizmeli Kedi'den iyi kılıç kullanabiliyorsam, bu plastik kılıçlar sayesindedir ;p


Bu kılıçlar arada kırılırdı ve benim içim yanardı. Ben bir de bu kılıçlarla uzay gemisiymiş gibi oynardım ki "nasıl bir manyakmışsın sen!.." diyebilirsiniz. Ama yine de en karizmatik kılıçla atraksiyonu He-Man yapardı. "Gölgelerin gücü adına!.. Güüüç bende artııık!.." Bu konuda üstüne kahraman tanımam. Ama thundercat'lerin o kılıçlı atraksiyonu iki çeşitti birisi aşağıdaki videoda göreceğiniz diğeri de kılıcı He-Man misali yukarı tutarak yaptığı ki benim favorim 1.si'dir. Aslında bir daha izleyince He-Man'inki ile rahat kapışır thundercat'in olayı :) Nihayetinde, He-Man ve She-Ra'ya daha sonra değineceğim.


Anaokuluna ilk gittiğimde 5 yaşındaydım. O zamandan beri kendi ayaklarım üstündeyim aslında. Ben küçükken çok akrabada kaldım. Anne ve babam çalıştığından anaokulundan önce gündüzleri birçok akrabama bırakıyorlardı beni. En son durak anneannemler oldu. ben nasıl desem belli bir yaşa kadar evde değil anneannemlerde kaldım. Kendi evime çıkmış gibi okula gitmek için. O zamanlar ki anaokulu zamanından bahsediyorum. Öğle yemeklerinde çayı metal bardaklarda içerdik. Cam olmamasının sebebi kırıp bir yerlerimize batırmamamız içindi. Bu metal bardaklara çayı yarısına kadar koyarlardı. Metal olduğundan çabuk soğurdu çay. Hayatım boyunca asla çay bana kadar tatlı ve güzel gelemedi. Oradaki çayı birdaha asla içemem zaten. Orayı yıkıp alışveriş merkezi yaptılar üstüne. Ben çok küçüktüm. Hafta başında, içinde çarşafı, yastığı ve yorganını koyduğu büyük torbasıyla ikinci evine giden, diğer arkadaşlarına taşımak için yardım ederken çizgifilmi kaçıran ben.. Yanyana ranzalarda yatarken uyumak yerine sevdiği kızla konuştuğu için hocanın hep kızdığı ben.. şimdi eroy olan küçük eba hala içimde yaşıyor.. Bir kez daha fafa için neler vermezdim. fafa'yı sonra anlatırım artık..


Diğer Ben Çocukken'ler de burada

Ben Çocukken No.4

Ben çocukken yazılarımın beğenilmesi üzerine bir başka blogdan aldığım teklifi boş mukavele altına imza atmak edasıyla kabul ettim. Bu yazı Live 4 it!'de ve Ben Çocukken'de beraber yayınlansın. Neyse bu kadar reklam yeter dedikten sonra Back to 80's party..

Ben abartı küçükken değil de yine de böyle tek haneli yaşlarımdayken benim bir tavşanım vardı. Evde tavşan besliyordum ben. İşte o kadar zengindik ki çiftliğimizde tavşanlar filan da vardı.. gibi birşey değil bu bildiğin anne memur baba memur memur çocuğuydum ben. Sonradan da parayı vurmadığımız için hala öyleyim. Bundan 10 yıl sonra benim çocuğum boğazda yalıda oturacak ;p şaka tabii ki neyse. Evde bu tavşanı beslerken onu, zamanında hepimizin bir veya birkaç kez yaptığı (genellikle taşınırken) bakkaldan aldığımız büyük karton kutuya koyardık. Bu bembeyaz nur yumağı denilebilecek tavşancık da her gece kutuyu kemirir dışarı çıkar gece koltukların altında cirit atarken her gece uyanıp mutfağa gittiği sırada annemin yüreğini ağzına getirirdi. Ben de o zamanlarda yaramaz, böyle yanında iki dakika dursanız boğazına yapışıp cinnet geçirmeye (cinnet geçirme mi yoksa cinnet getirme mi bunu yaklaşık 14 yıldır merak ediyorum) yol açacak bir çocuk olduğumdan mıdır yoksa içimdeki hayvan sevgisinin aşırıya kaçıp mazoşizmin doruklarına ulaştığından mıdır nedir bu tavşancığı severken pek bir hor, pek bir hovarda davranır, kullaklarından tutup çevirir çevirir dururmuşum, dursam yine iyi duvara bile fırlatırmışım. İşte böyle bir hayvan sevgim varmışken. Bu tavşan birgün evden kaçmış. Ben o zaman ne kadar üzüldüğümü şu an tam olarak anlatamıyorum zira uykudan yeni kalktığım için ayılamadım tam ama uykudan kalktığımdan beri 4 kişilik bir ailenin 2 öğününü yedim belki de. Böyle bön, böyle mal bir çocuktan büyüyünce ne beklenir ;p

Yukarıdaki paragrafta kaçan tavşan asla geri dönmedi. Asla bulunamadı da. Ben de onca yıl üzüldüm hayvancağız ne yapar koca şehirde. Kimlerin eline geçmiştir de kıyma yapmışlardır onu diye üzül üzül dur. Sonra Lost misali olaylar şekil şemal değiştirdi. Meğer bu tavşan kaçmamış, kaçmış süsü verilmiş ve babam gidip tavşanı geri vermiş. Hayatta babana bile güvenmeyeceksin arkadaş atasözü gerçekmiş lan!.. yıkıldım.. Ne diyeceğimi bilemedim. Bunu öğrendiğimde 2 yıl öncesi filan olması gerekti. Yani hayırlı evlat olmasam ertesi gün 3. sayfadaki vahşet haberlerinde ben de yer alırdım. Genç mühendis adayı ailesini doğradı diye :) (ahaha komik geldi birden :) ). Bu olaya kızgınlığım başka birşeyi hatırlamama sebep oldu. En son bu kadar kızdığımda bir pazar gecesiydi ve eve döndüğümüzde o zamanlar çok meşhur katil arılar veya mad max tarzı bir film vardı. Laaan en heyecanlı yerinde hadi yat artık sabah okul var! O zamanlarda anne babaya karşı gelmek de yok tabii (bilmediğim için olsa gerek yoksa yapardım:) ) Parliament Sinema Kulübü'nde yayınlanan filmleri bir türlü ağız tadıyla izletmediler bana. Şimdi hatırladım yine sinir oldum. Hayatımın bir döneminde en büyük zevkimden mahrum bıraktılar beni. Ama yine de sevdikleri için yapmışlar o yüzden birşey demiyorum. İçimde kaldı resmen ha. Ne de güzel başlardı. Ne de güzel biterdi. Mad max, katil arılar, sinek adam,.. Dünyada nükleer savaş olsa da heryer Mad Max'teki gibi olsa diye büyük istek var hala içimde :) Manyağım gibi sanki. castlayka driiim ay bee hee bii ayy bii oooll may layf vid yuu.. bu şekilde söylemeye çalışmamı o zamanlar kaydedip youtube koysaydım, şimdilerde 10 milyon kez izlenmiş olurdu.



Parliament Sinema Kulübü zamanları yine, gazoz kapağı biriktirirdik. Evde heryer gazoz kapağıydı. Nerde kim bir cam meşrubat şişesi açmış, yanında bitiverip kapağını isterdim. Sanki cepheye mermi taşıyorum. Bazı kapaklar da zor bulunurdu çok değerli olurdu. Manyaklık işte. Sonra bunları misket gibi diz güzel mermer taş bul onunla oyna. Mermer taş bulmak için kendimi paraladım ben. Eski evin orada mermerciler vardı boş arsaya attıkları mermer parçalarını arardık. Öylesine heyecanlı ki, kaybettiğin zaman hissettiğin o üzüntü, o perişanlık... Kendim ölsem o kadar üzülmezdim herhalde. Sonra herkes elindeki kapakları sayar birbirine hava atmaya çalışırdı. Birgün oturdum sayıyorum gazoz kapaklarımı. Baktım ki bana göre az. Sayılarda mod işlemini kendi kendime icad ettim. 20'ye kadar sayıyordum ve bunu 100 olarak kabul ediyordum. Sülün Osman'ın küçüklüğü sanki pislik :) Sonra yaklaşık 2000'lerdeyken ben böyle biri değilim deyip efendi efendi saydım. Kaç çıktığını hatırlamıyorum. Saymayı bitirememiştim. Sonra dışarda 1900'de kaldım diyince bende 4000 tane var diyen çocuğa saymayı bitiremediğimi bir türlü anlatamadım. Dinlemedi adi. Gözlerim yaşardı lan şimdi. Niye dinlemedin beni a insafsızın oğlu. p.ç diyesim geldi ama demiyorum :)
Bir de bunlara sinirlendiğim kadar da birşeye sinirlenmiştim. Neye sinirlenmiştim. Salıncağım vardı benim evde kurup sallandığım. Ama bildiğin parktaki salincak. Taşınırken arasına parmağım sıkışmıştı o kadar canım yanmıştı ki Allahımm sanki elimi ejderha ısırdı. Öldüm sandım. O günden sonra nefret ettim ondan. Geçen yazımda demiştim ya serap sana bakarken salıncaktan düşüp kafamı yardım diye. Neyi sevdiysem hep bana zarar verdi işte. Hayatımdan sevdiğimden yaşadığım ikinci acı da buydu. Hep de salıncak mı vardı işin içinde? Küçükken öyleydi işte.. Sonra biz büyüdük, kirlendi dünya.. Hatta küresel biçimde ısındı ben de şimdi soğutmak için çalışıyorum.. Ama salıncak.. İçim burkuldu..

Çocukluğum bitmiyor tabii ki burada. Diğer Ben Çocukkenler için,
Ben Çocukken N0.1 burada
Ben Çocukken No.2 burada
Ben Çocukken No.3 burada

Ben Çocukken No.3

Ben bayağı bir küçükken hatırlıyorum da altın para şeklinde çikolatalar vardı. Ben biraz büyükkenki zamana kadar da bu devam etti. Şimdi hala var mıdır merak ediyorum. Gerçi varolduğundan şüphem yok ama taşrada, köy bakkallarında filan vardır artık sadece. O çikolatayı asla yemeye kıyamazdım sanki onlardan 100-150 tane biriktirsem bir servetim olacaktı. Onların para yerine geçmediğini biliyordum ama Varyemez Amca'nın çizgi filminde o altın paralarla dolu kasasına atlayıp içinde yüzmesi altın paralara karşı bir sempati, bir sahip olma isteği doğurmuştu ister istemez. Küçükken insan herşeyden daha çok etkileniyor. O çikolata paraları alıp biriktirsem evde odamda eriyecekler ve bu da beni hüzne boğacaktı. Buzdolabında saklama fikri neden hiç aklıma gelmedi bilmiyorum. Çocukken biraz daha az basıyordu kafam. Ama bir de çikolata yemek içindi biriktirmek için değil bak ona kafa basıyor hatta içini yedikten sonra kabını tekrar birleştirip saklamayı düşünsem de içindeki o boşluk asla eski tadı vermiyor. İçimizdeki o tatlılığı bir kez kaybedince o boşluk ne kadar da büyük olur ve dolmazmış o zaman keşfettim.

Annem bankada çalışırken yazın bankanın kampına giderdik Silivri'de. O zamanlar 3-4 yaşlarındaydım. Benim yaşlarımda bir kız arkadaşım vardı. Sonra bu birkaç yıl sadece kamptan kampa görüşmeyle devam etmiş sanırım. İlk aşkım o diyebilirim. O kadar seviyormuşum ki daha o sıralar dünyaya gelmek için gün sayan kardeşime, kız olursa onun adını vermek için pek bir baskı yapıyormuşum. Kardeşim erkek olduğunda da adını ben koymuşum gerçi orası da öyle. Anne babama o yaştaki veledin lafını dinledikleri için kızsam mı yoksa beni adam yerine koydukları için gidip bir kez daha sarılıp sevsem mi bilmiyorum. Gider sarılırım akşama. Adı Serap'tı. Yanlış hatırlamıyorumdur umarım zira eski albümlere bakmayalı çok oldu. Bir daha hiç görmediğim için adı gibi bir serap misali son kez görüşmemizden sonra bir daha göremedim. Fotoğrafı kaldı bende salıncakta beraber sallanırken.. Çocukluk aşkı işte. Birbirimizi görsek de tanımayız, o zaten bunu hatırlamıyordur ama işte ne biliyim seneye görüşürüz diyorduk bir insan sevgilisine seneye görüşürüz derken bu kadar rahat olabilir mi ya da sevgili bu kadar serin kanlı olabilir mi çocukluk işte. Zaman kavramını tam olarak kavrayamadığı için acıdan uzak.

Yine zaman benim 6-7-8 yaşları arasında gidip geldiğim yıllar. O zamanlar G. I. JOE oyuncakları çok gözde ve bombalama olayına kadar her hafta sonu Galeria'ya giderdik. Orada büyük oyuncakçılarda görmüştüm G. I. JOE'nun çok güzel bir oyuncağını o zamanın parasıyla 250 bin liraydı. Babama sordum alalım mı diye hergün ben sana bin lira vereyim biriktir alalım dedi. 250 gün ediyordu sadece babamdan aldıklarımla buna ailenin geri kalanından alabileceğim harçlıkları eklersek hele bir de araya bayram filan girerse ben bu oyuncağı 3 ayda alırım.. Asla alamadım.. Sonra para biriktirirken başka şeyler istedim, biranlık heveslere kapılıp büyük amaçtan vazgeçtim. Sonra çabuk unutmuş olmalıyım ki ancak bugün hatırlıyorum.

Serap sana bakarken salıncaktan düşmüştüm bak onu unutmuyorum.. İlk aşk acısını kalbimde değil beynimde hissettim. Ama pişman değilim. Sevdiğim insana bakmak kadar güzel birşey var mı ki? Ama bu kadar zor olacağını düşünmemiştim ki hiç. Aşk her zaman böyle acı verici ve zor mu olmalı. Bunlar bir yana o güzel heyecanı tatma ne kadar güzeldir, ne kadar vazgeçilmezdir. Bugün olsa yine seni görmeye çalışırken düşerdim... Sen serap olmayacaksın ama ben hala benim. Salıncakta kendi başına sallanamayacak kadar beceriksiz, sevgilisine bakmak için düşecek kadar şapsal...


Ben çocukken olan diğer olayları merak ediyorsanız.
Ben Çocukken No.1 burada
Ben Çocukken No.2 burada

Ben çocukken.. No.2

Biraz öncesinde kartopu oynarken boynumu ısıran buzdan dolayı kardan adama dönüşür müyüm korkusu bir yana ki durun bundan bahsedeyim biraz. Ortaokulda bizim sınıfa bir kız gelmişti babası polis olduğundan birkaç şehir değiştirmiş. Bunların arasında Ağrı da varmış, ondansonracuma (sonra cumartesipazar ;p ahaha bu kadar berbat bir espri yaptığıma böre buz benim sadece boynumu değil omurilik, beyin tamamen hepsini yalamış yutmuş sanırım) bir hikayeye göre adamın birinin kulakları soğuktan düşmüş. Tabii ki biz o zamanlar küçük olduğumuzdan böyle birşeye aklımız ermezdi zira Trabzonspor - Sivasspor maçından önce de Türkiye'de tıpkı türban sorunu olduğu gibi bir de buz ısırığı sorunu varmış. (Çok da siyasete bulaşmadan 8 yaşında bir kızın dediği bir şeyi söyleyeyim bu bence herşeyi özetliyor "madem kadınların saçını göstermesi günah, erkekler de kadınların saçlarına bakmasın.." çocuk beyni işte tamamen önyargısız, saf, hiçbir çıkar amacı gütmeden sağlıklı düşünüyor. (hürriyette vardı bu haber herkesin okumasını tavsiye ederim.) karşıyım okulda türbana parantezin özü budur). Bu ısırık sorunu bu maçla ülkemize girmeden çok önce meğer yaşanmış. Biz böyle komik birşeyi duyar duymaz tıpkı Tarkan'ın dediği gibi "vay anam vay!.." diye ortalığı inlettik. Hattahasında şöyle diyeyim de günah çıkarmamı tam yapayım. Bir tiyatro bile yaptık hemen kendi aramızda adamın önce kulağı düşüyordu sonra da güneş açınca tekrar kulağı çıkıyordu. ahahaha çocukluk işte :) Ama o da başka birgün kafama kitapla vurmuştu da ben düşerken kafamı sıraya da vurmuştum. ta allaaam yaa... ne günlerden geçip gelmişiz.

Anatemanın çoktan 40 mil uzağında olduğumuzun farkındayım. Geceyi 55 numaralı otoyolda bir motelde geçirmek zorundayız. Diğer tüm yollar kasırga nedeniyle kapalı ve şerif yardımcısı gittiğimiz motelde geçen yıl ölen insanlardan ve hayalet hikayelerinden bahsediyor (ki filmlerin en sevdiğim kısmıdır.) Neyse ki şerif ona "shut the fuck up!" bize bu bullshit'lere inanmamamızı tembihliyor zira 21. yy Amerika'sına yakışmayan şeyler bunlar. İçimiz yatışıyor. Motele gidip sevgilimizle sevişmeden öne şanslıysak kahve makinesinde son kalan kahveyi içebiliriz. Yoksa odaya girdikten sonra soda makinesinden içecek almak zorunda kalırız ki ilk giden ölür haberiniz olsun :) Ben bir bardak suyumu içer yatarım arkadaşım. Duşa girmeye de üşeneceğimden duşta da canavar, hayalet veya seri katil saldırmaz. Bekarlık sultanlıkmış da haberimiz yokmuş..

Ben çocukken.. No.1

Uyurken sırtım yukarı gelmeden uyuyamam ve bunun sırtüstü mü yoksa yüzükoyun yatmak mı olduğu konusunda kendi kendimi yer dururum. Yani sırtüstü desek tamam işte sırt üstte kalıyor o zaman bu ama sırt üstü derken yani sırtımızın üstüne mi yatmak oluyor. Diğer taraftan yüzükoyun yatmak olmuyor mu hani yüzü koyuyorsun sırt üstte kalıyor ama bu o zaman sırtüstü olmaz mı? başım ağrıdı tamam yahu.. Yat uyu işte ne bu kadar sorguluyosun. Beyin aktivitesi yüksek olduğu zaman yönlendirecek birşey bulamazsan işte böyle yüzdü koyundu sıyırırsın kafayı :)

Yatarken kolumu yastığın altına koymazsam uyuyamamak gibi bir hastalığım var. Diğer türlü nasıl yatarsam yatayım olmuyor. Bütün gece tavanı izleyebilirim uyumadan. Bunun temelinde de çocukluğa dönmek gerek (aynen filmlerdeki gibi! iniyoruz çocukluğuma bakalım neler çıkacak:) ahaha ben çocukken çok acayip şeyler yapmıştım hatırladıkça gülerim :)) Neyse ayrı bir paragrafa geçelim burası doldu.

Bunun sebebi benim bundan uzun yıllar önce 3. dereceden güneş yanığı olmama dayanıyor. Yani 3. derece yanık demek yangın sırasındaki yaralanmalara denk geliyor. Bilmeyen vardır diye dedim. Bir süre üstüme hiçbirşey giyemedim sadece gazlı bezden yapılan böyle çok hafif (üstüme hafif bişeyler giyip geliyorum gibi) bir kıyafet ile Anakin Skywalker modunda dolaştım. Sırtımın üstüne de yatamadığım için sırtım yukarıda kalacak şekilde uyumaya alıştım diğer türlü yattığımda sırtımın acıması bende davranışlarda şartlandırılmaya sebep oldu. Hani flütle (flüt değil miydi yoksa? neydi tam şimdi aklıma gelmedi) dans eden horozları eğitmeleri gibi. Nasıl mı? Bir metal tepsi üstüne horoz altına da ateşi koyarsınız müzikle beraber tepsi ısınacağında hayvanda şubidi bappabap tadında sıçramaya başlayacak ve bundan sonra her aynı seste tepsi ısınacak çarşı karışacak.. hissine kapılıp zıplamaya başlar. Yani bir açıdan da Pavlov'un köpeği.

Bu yüzden kolumu yastığın altına koymadan uyuyamam. Bu sanki benim güvende olduğumu bana söyleyen birşey. Otobüs ve metroda uyuya kaldığımda bile kolumu başımın altına koyacağım neredeyse. O kadar da arsızım işte. Bir de Jennifer Lopez gibi kalça olunca çok da komik oluyor uyurkenki görüntüm. Ben Amerikan hapishanesine düşseymişim mutlaka birinin karısı olurmuşum. Bunu bana çok sevdiğim bir arkadaşım demişti. Yuh diyorum artık ayıbın da bir sınırı var :) Ben oradan Prison Break 3. sezon 9. bölüme kadar gelmiş biri olarak yarım saat kırkbeş dakikaya kaçarım gibi külliyen yalan bir sallamam olabilir. Gerçi öyle bir durumda yapacağım ilk iş ilk köşeye sığınıp ağlamak olur zaten :)

Neyse en azından sorunu ve kaynağını biliyorum. Ama artık değiştiremem gibi geliyor. Tek çaresi denize gidip sadece vücudumun ön tarafını yakmak o zaman diğer türlü uyumak zorunda kalırım. Niye böyle birşey yapayım ki manyak mıyım ben :) Neyse "Ben çocukken.." bölümü eroy'un geçmişte kalmış gizemli noktalarına ışık tutmaya devam edecek..