Birbirinden dehşetli maceralarla dolu hiç ölmemiş bir hayatın içinden geçerken ardı ardına gelen tamlamaların giderek takibi zorlaştırıp can sıkan durumlarının sona erdiğini duymak seni ne kadar mutlu ettiyse beni de bir o kadar mutlu etti. ben şunu anlatamadım ki anlayasın. sen diye hitap ederken seni çoğunda saplantılı eski bir sevgili sananların sayısını bilseydin ben de şaşırırdım inan. aslında sen derken okuyanı kastediyorum ben. bu cümleyi söylemek için aylardır bekliyordum önceki söyleyişimin hemen ardından başlayan bir bekleyişti ve yaşandı bitti. ohh.. artık hayatta her istediğimi yapabilirmişim gibi geliyor.
saplantılarım var belli belirsiz. sandığın kadar süper biri değilim. mükemmel biri olmam yetiyor bazen. geri kalan zamanları da zaten bunu fazlasıyla telafi edecek kadar şapşallık yaparak geçiriyorum. mesela neden çalışmıyorsun, şunu yapmıyorsun aylar oldu nerdesin gibi sebeplerin arkasında ya evde kitaplarımı düzenlemem gerekiyordu o iş bitmeden içim rahat etmezdi hep gözüm arkada kalırdı gibi tokat yememe sebepler oluyor. bi kere tokat yediğin kız olduğu sürece bir erkek için fazla problem olmasa gerek. olmasın da. olur olmaz o sana kalmış.
bütün sorunlarımı atlattım. lan ben bile inanamıyorum. aslında haftaya belli olsa o zaman atlatmış oluyorum ama o zamana kadar süpersonik hazırlıklarım devam etmeli ki zirveden giriş yapayım. o kadar heyecan doluyum ki bugün uyudum o yüzden. mutlu olunca uyumak çok güzel. uyanabiliyorsun presto! diye.
ben bu işi yapmak istiyorum. bir sürü şey var. sırıtmaktan kaliteli yazının dışına taşalı çok oldu sen de farketmişsindir zaten. havada zehirli partiküllerin uçuştuğu bir yerde gökkuşağı görüyorum neredeyse. polianna (doğrusu bu değil tdk'ya filan bakmak lazım) beni görseydi evlenmek isterdi şu an. her yeni başlayan macera.. heycan dolu çilek kokar.. diye şarkının özü sözü bir anafikrinden ayrı ama hayat dolu. süperim şu an!..
Salı, Eylül 29, 2009
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji,
Takıntılar.
Yazan Çizen:
eroy
Bilmiyorum. Evet bilmiyorum. Hıhım.. Bilmiyorum. Bilmediğimi sanıyorum belki de. Bilmek istememek de olabilir. Bu cümlelerin ardarda sıralanmasındaki fonetik ve anlamca bozukluk gibi iğrenç bir kısır döngü. Uyusam geçer diyebileceğin bir başağrısı gibi de değil ki. Biraz alkol iyi gelir aslında.. Birkaç da güzel şarkı.. Bakışmalar ve sonrasında kurulan düşünceler ve sohbetler.. Uzun bir aranın ardından tekrar eve dönmemek..
Cumartesi, Şubat 28, 2009
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji.
Yazan Çizen:
eroy
Hüzünle basılan piyano tuşlarının sesleri arasında kaybolup giden günler, en yükseğe çıkma şansı için beyhude gibi gelen çaba, bir anda ortaya çıkan heyecanlar, sonrasında hayal kırıklıkları, keskin kahvenin içine çektiğin kokusu ve sigara dumanının içinde, alkolden güçsüz düşen beden, yorgun bir zihin, en çoğuyla yetinmek bile zorken en azına kaldığın, aslında aynada gördüğün, düşündüğün, hayaline kapıldığın illüzyon. Sahne sonunda seyirciye selam vermeden çıkmak zorunda kaldığın gösteri gibi, yarıda kalmış, başarısız, umutsuz.. Dünya benim için hala dönüyor bile diyemiyorsun. Herşey durmuş, sabit, yıkılıyor üstüne.. Kaçacak yerin yok bundan.. Tüm bunlar olurken elinde olan tek şey sağlam bir kalp... Atmaya devam ettikçe kendine yeni bir dünya yaratabilirsin. Evet, Olimpos'tan kovulan bir yarıtanrı için daima başka bir zirve bulunabilir. Kendi dağını kendin yaratmak zorunda olsan bile.. Oradan aşağıya baktığında herşey daha basit görünene kadar kısır bir döngü gibi çaresiz, Atlas'ın dünyayı sırtlaması kadar zor..
Cumartesi, Aralık 27, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji,
Takıntılar.
Yazan Çizen:
eroy
Önümde yılın tüm günlerini gösteren bir kocaman bir duvar takvimi, üstünde çeşitli devre şemaları, nükleer enerji tesislerinin isimleri ve içerikleri, araba çizimleri, ne kadara mal olacağı yazan projeler, kağıttan bir kuğu, isimler ve telefon numaraları, banka hesap numaraları, sevgiliye ait bir fotoğraf, üstüste yığılmış dosyalar, kimbilir kaçtane ağaca mal olmuş da yapılmış beyaz dosya kağıtları, o dosya kağıtlarında yazan ve bilmem gereken onca bilgi, boş kahve fincanları, tüm karşı çıkmalara rağmen odada içilmiş sigaraların kokusu ve doldurduğu küllük, her tarafa saçılmış kalemler, küçük not kağıtları. Kredi kartları ve kimlikler. Kalın perdelerin de yardımıyla bir nebze kararmış odayı tek başına aydınlatmaya çalışan masa lambasının loş ışığı, odanın diğer taraflarında da aynı manzaraların tekrarlandığı sanki küçük bir ülke gibi. İçinde herşeyi barındırıyor. Anılar, heryerden bir parça anı. karmaşa hakim heryere. Arkaplanda çalan müziğin de etkisiyle sanki karısını ve çocuğunu yıllar önce kötü adamların öldürdüğü ve intikam için hazırlanan bir film kahramanı edası var. Dışarıdan bakılıp da printscreen desen kimse sana dur demez. Ortada birkaçtane pasaport ve silah eksik ama onlar da filmin kısıtlı bütçesine takıldı dersin. Beni dışarıdan izlemek nasıl birşeydi acaba?
Cumartesi, Kasım 29, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji.
Yazan Çizen:
eroy

Disiplinden uzak geçen zamanlarımın sonrasında filmlerdeki bir hafta sonunda eyalet şampiyonasını kazanmayı ummuyordum elbette. Olsaydı güzel olurdu ama olmaması da bir eksiklik yaratmadı. İki gündür uyuduğum toplam süre, geçtiğimiz hafta uyuduğumun 2 katına denk geliyordu. Bu sabah da o uykunun ardında sersem bi halde uyandım. Mesajlarıma bakarken ne görmeyi umuyordum? Modern dünyanın mesaj güvercinlerinin getirdiklerinin benim hislerimi nasıl değiştireceği merak konusuydu. Fotoğrafının önünde duran telefonu alıp tekrar yatağıma döndüm. Havada tutmaya çalıştığım telefonun dışında tüm arkaplan tavandı bu da gözümü alıyordu. Bir elimle telefonu tutup, diğer elimle gözlerimi, yuvalarının dibine itercesine açmaya çalışırken, başka bir elim olsa da şu kafamın içindeki ağrıyı da tutabilse keşke diyordum.
Hmmm... Kadim hikayelerden birinde geçen ve çok sevdiğim Theoden'in "Who am I Gamling?" diye kendisinin ne ifade ettiğini sorgulamasını hatırlayıp kendime soralı daha birkaç gün geçmişti. Cevabımın ardından gelecekler de cevabı hiç vermediğim zamandan farklı olmayacaktı. Öncelikler arasında sonların başında olmaya devam edip son haftalara kadar şampiyonluğu kovalamaya devam edecektim. Olan buydu çünkü. Bu sezonun daha 5. haftasında havlu atmış bir takım edasındaydım. Ama suç bende değil, hakemlerdeydi. Daha yatağımdan çıkmadan kardeşimle anlamsız bir tartışmaya girebiliyorsam, bu ligin en değerli oyuncusu olup seneye avrupaya gidebilirim belki.
Ne kahvaltısı? Kendimi aynada görmeye dayanamıyorum. Bişeyler yemek için canım fazla sıkkın. Sigara yok. Nasıl olur ya? Topsuz antrenman mı? Hergün en az 3 kez kaybettiğim, Haftanın ortalama 2,5 günü bu yüzden kapının önünde kaldığım anahtarım her zamanki gibi ortalarda yoktu. Halbuki daha geçen akşam anneme artık anahtarımı unutmamaya başladığı anlatıyordum. Evin önünde karşılaştığımızda kapıyı açmaya yeltendiğinde büyük bir gururla anahtarım var benim dedikten hemen sonra. Evin kapısını açık bıraktım. Bu saatte ne hırsızı yahu? Bizim bulunduğumuz katta bir de demirkapı var onu da kapattım mı bir hızlı koşuda gider gelirdim. Hırsız girse bile kapıdan çıkmadan yakalardım. Hoş yakalasam ne olacak ki? Işın kılıcıyla ikiye bölecek halim yok ya. Neyse kötü düşünme koş. Altkatlarda doktorların muayenehaneleri var. Öyle ilginç bi apartman işte.
Yaşlıca bir teyze merdivenleri çıkamıyor. Acı içindeki inlemeleri merdiven boşluğunda yankılanıyor. Yanlarından geçip giderken içim burkuldu. Benim pek umuruma takılmaz aslında ama yaşlı insanlara karşı defansım çok zayıf. Dönüşte tekrar yanlarından geçmek zorunda kalıcam şimdiden ufak planlara girişmem gerek. Kadını bir sandalyeye oturtup çıkartmak isterlerken ben dönüş yolunda ordan geçen bir yabancı edasıyla aralarından sıyrılıp gidip başka şeylere üzülmek istiyordum. Sandalyenin bir tarafındaki o kişi benim aksime yaşlı olmasalardı kaldırabilirlerdi biliyorum ama tek başıma kaldırabilmem için de fazla ağırdı. Dişçinin önündelerdi ve içeriden çıkan iki bayan da oldukça kalabalık olan bu merdivenlerden nasıl geçeceklerini düşünüyorlardı. Zira hasta kadın ve ona refakat eden 4 kişi daha 1 de doktor ve yardımcısı onların hepsi yetmiyormuş gibi bir de ben. Herkesin arasından geçerken neden diğer olasılıkların aksine gelip benim önümden geçmek istedi ki ve o birbirine yakın geçişteki bakış ve gülümsemeyi biliyorum ben. Kafamı diğer yöne çevirip benim buraya ve bu bakışlara ait olmadığımı anlatmaya çalıştım. O da anlamıştır. Diğerinin geçmesine izin vermeden biran önce gitmek istedim. Hiç de içten olmayan bir pardon demeyle merdivenleri çıkarken arkadan gelen bakışlar hiç de umurumda değildi. Yaşlı kadına yardım da edememiştim. Denedim ama olmadı. O kattaki başka bir doktorun muayenehanesine girmesine karar vermişlerdi bu yüzden içim rahattı.
Eve çıktan ve kahveyi hazır edip masaya koyup Ave Maria'yı açana kadar zaman çabuk geçsin diye uğraştım. Sonrasında.. Hallellujah!.. İlk nefesin keyfi nereden gelir yarab.. Saçma problemlerime gömülmek istiyorum. Ne yapacağım hiçbir fikrim yok. Ben, bir zamanlar..
Cuma, Kasım 28, 2008
Kategoriler:
Aşk,
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji.
Yazan Çizen:
eroy
"Ölümden sonrası, hiçbirşey, hatta ölümün kendisi bile hiçbirşey." sözünü çok seviyorum. Aslında ölümün benim için hiç anlamı olmamıştı. İlk kez öldüğümde 5 yaşındaydım. Ölümden ilk kez şans eseri kurtulduğumda ise 6. İlk kez ne zaman ölmek istediğimi hatırlamıyorum. İlk kez ne zaman denemeye çalıştığımı ise hatırlamak bile istemiyorum.
"Ya benimsin ya da ölüsün!" derken.. Hala yaşıyorum değil mi. Her nefeste kendi bileğime bir çizik daha atıyorum zaten. Başka birine ne gerek var.
Cumartesi, Kasım 22, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji.
Yazan Çizen:
eroy

Çevrende insanlar vardır. Arkadaşların, dostların, tanımak istediklerin, sana ulaşmak isteyenler, senin peşinden koştukların, gidiş dönüşte aynı otobüsü paylaşmaktan aynı yatağı paylaşmaya kadar yelpazesi çok geniş bir paylaşım vardır aramızda ve aralarında. Yalnız hissetmek böyle bir durumda mümkün değildir gibi gelir. Aslında mümkünden daha da fazla bir olasılıkla hemen yanıbaşınızdadır. Yalnız hissetmek.. Hemen yanıbaşındaki kalabalığa veya dokunmanın seni mutlu ettiği tene rağmen. Güvenemezsin. Güvenilmezsin. Yaptığın hiçbirşey hem de. Belki de. Yalnızlık... Sessizce öyle oturmak.. Sigaranın cılız ışığından daha da cılız bir umut ışığı bile olmadan.. Sonraki nefesin sanki gereksiz. Sessiz, sakin, boş, karanlık, dumanlı, battaniyeye sarılı bir gece...
Cumartesi, Kasım 08, 2008
Kategoriler:
Aşk,
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji.
Yazan Çizen:
eroy
Havaalanı otoparkında uzun süren aramalarım sonuç vermiş ve sonunda arabamı bulabilmiştim. İçeri oturduğumda yaktığım sigaranın ilk nefesinden sonra verilen üç beş saniyelik dumanın ardında gelen ilk nefeste ben değişmiştim. Başka zaman olsa o otoparkta sevgilimin arkasından gözyaşı dökerdim. Tıpkı bir önceki gece bana kızdığı gibi kızardı. Biliyorum. Fakat şimdi. Şimdi daha farklı sevmeyi öğreniyorum. Hergün daha farklı. Live 4 it! yenilenip sizlerle beraber olacak..
Vefakar Live 4 it! okuruma sevgilerle..
Salı, Ekim 28, 2008
Kategoriler:
Aşk,
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji,
Sonbahar.
Yazan Çizen:
eroy
Bazı günler de güzel geçer. Önemli kararlar alırsın, bunları uygularsın, mutlu olursun, aşık olursun, atlarsın zıplarsın, içersin, eğlenirsin, sevişirsin, yataktan kalkmak cennetten dünyaya inmek gibi olduğundan istemezsin meleğinin yanından ayrılmayı, herşeyi oluruna ve zamana bırakabilecek kadar rahat olursun. Yüksek sesle şarkılar söyleyip iğrenç sesine (kendi sesime laf söylüyorum, biliyorum ki bunu okuyanlar arasında güzel sesli birçok insan vardır.) rağmen mutlu olursun. Dışarı çıkarsın, içerde kalıp yağmuru izlersin elinde sıcak birşeylerle, kitap okursun, blog okursun, arkadaşlarla geçirmek için güzel günler planlarsın, geleceğini planlarsın iş için, okul için. Beraber gezilebilecek yerlerin listesini çıkarır nerden başlayacağına karar vermediğin için bunalıma bile girersin ;p ( şaka tabii ki :) ).
Yani anlatmaya çalıştığım mutluluk güzel şey. Kendi gözümden bikaç maddesini yazdım. Bir de özlü söz yerine bu kez de bir şaşıbakşaşır ile bitireyim. İki Resim arasındaki milyonlarca farkı bulun. (Fark yok diyene, benden yana düşünene bonibon var! ;p) Büyükada'ya da bir eroy dikilsin.


Pazar, Eylül 28, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji,
The Greatest Hits.
Yazan Çizen:
eroy
Bazı günler vardır böyle önceki geceden gelen mutluluk, umut, ..vs gibi şeylerle başlar. Sonra hayal dünyasından bir uyanış başlar. Herşey gittikçe daha gerçekçi bir hal alır. Gerçek kötüdür demiyorum ama "gerçek acıdır" gibi bir tabirin de bulunduğu dünyamızda kurulan hayallerin ardında üstü örtülen, o hayallerin tadı kıvamında pamuk şekerlerin ardında unutlan gerçekler mutluluk bulutun sert rüzgarlarla, şekerlerin de kasvetli yağmurun altında erimesiyle açığa çıkar ki dün çok rüzgarlı ve yağmurlu bir gündü. Birşeyler var ortada iyi, kötü öyle birşey gibi işte..
Hatta okulda hiçbiryerde bir Eray Bozkurt' un izine rastlanamadı. Hiç yokmuşum gibi. Ama bu görmezlikten gelinişim ilk defa olmuyordu zaten.. Bu tür şeyler komik geliyor. Anlatacak anılarım oluyor misali. "Ya, işte bigün okula gittim bi baktım beni silmişler.. Sanki sevgilim benden ayrılmış da bana söylemeyi unutmuş.. gibi" Bir bakmışın, ben yokmuşum diye bir şarkı vardı eğer zihnim beni yamultmuyorsa oturup dinlemesem de varlığını biliyorum sanki.. o buraya güzel olurdu. Telefonum çalsa da kurtulsam diyorum o da Ytü gibi beni unutmuş sanki..
Bugün, hayatımda daha önce içine hiç bu kadar girmediğim bir mücadele başlıyor. Çocukluk etmek için çok geç. Bir değişiklik olmazsa, 7-8 Kasım'da Antalya'dayım. İlginç bir başlangıç olacak. Ama bunların da ötesinde. Herşey öylece gözümün önünde yıkılıyor gibi, hayaller, dakikalar içinde gelişen uzun zaman öncesinden beri varolan aşk.. Hayatta her zaman bunlara yer var değil mi? Bu şarkıyı dinlerken yazmak daha güzel oluyor. Okuması da daha iyi olabilir.
10'ar dakika aralıkla 5 ağrı kesici içip tüm bunların yarattığı sıkıntıların verdiği fani acılardan -ki migren diyebiliriz ama tıp bilgim zayıftır yalan söylemiş olmayayım- kurtulmaya çalıştım. Ama geçmedi bir türlü. Yani hadi ilaçlar geçirmese bile çoktan bir komaya girip "welcome to real world eroy!" diye uyanmaya yaklaşabilirdim. Bu da olmadı, zaten bir güç var. Birşey için hala bunun olmasına izin vermiyor. Ya dünyayı kurtarıcam ya da çekilecek çilem varmış gibi bir durum. Neyse, intihara meyilli ergen profili çizmiş olsam da bunlarla alakası yok inanın. Ama hayatla ilgili yeni ilginç fikirler edindim, okumakta ve araştırmakta fayda var.
Herşeye kendimi kapatıp, bunca zorluktan kaçmayı çok isterdim ama önümüzdeki maceralarda çok daha fazlası olacak bunun için yaşamaya değer.. Her zaman olduğu gibi.. Amaçsızca yaşamayı kendinize amaç edinin gibi tırt bir sözle bitirmektense daha iyisini yapayım. Flashback;
Bu yıl ilk defa girdiğim derste, uzun zamandır derslerden alakam kesildiğinden ve artık içerisinde şöyle bir proje olur, böyle kazandırır, yok bi de dünyayı ele geçiririz gibi şeyler geçmedikçe ilgimi çekmediğinden zor geliyor. Dinlemiyorum pek zaten. Kimim lan ben? Niye okula geliyorum? ;p Zaten sevmediğim İtü'de zaten sevmediğim Gümüşsuyu'nda; çok sevdiğim, aşık olduğum Ytü'nün ihanetiyle karşı karşıya geldiğim günün öğleden sonrasıydı. Ders ingilizceydi ve ilgisizliğimi birkat daha arttırmıştı. Çünkü bana göre bir ders ingilizce olacaksa o ders en azından kuantum fiziği olmalı ya da parçacık fiziğine giriş filan işte. Ölçü aletleri ile ilgili şıdır bıdır.. diye giderken gördüğüm 25 derecedeki bir sıcaklığı 24 derece ölçen aleti hatası.. şöyledir böyledir. 25 dereceyi 24 derece ölçen alete hatalı diyoruz ama onun gerçekten 25 derece olduğuna nasıl emin olabiliyoruz ki? Sonuçta onu ölçenin de bir hatası var. Hatalı bir değeri hatalı ölçüyor diye neden bu yaygara? Mutlak değerden nasıl emin olabiliyoruz ki? Mutlak hata nedir? Aha! süper dersin gerisini de dinlemezken bana meşgale çıktı :) Ders arasına kadar beni götürür bu.. "Where is my mind?" demek istiyor insan..
Cumartesi, Eylül 27, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji,
The Greatest Hits,
Yağmur.
Yazan Çizen:
eroy
Kendi kendimi teslim ettiğimin farkındaydım. "Kalbimi kırma duracak birgün nasılsa.." sözünün geçtiği şarkının tekrarlandığı saatlerin ardındandı. Kırılabilen birşey olması kalbin, yumuşak kalpli olmayan insanlara özgü birşey sanırım. Sert cisimler kırılırdı yanlış hatırlamıyorsam. İçim de sıkılıyordu zaten. Bitmek bilmeyen bir listeyi bitmekten başka bir işe yaramayan zaman kavramının birkaç parçası içerisinde bitirmek de gerekti. Hani ne desem bilemiyorum. Böyle sıkılmakla sıkılmamak arasında ama düşünürken de ne kadar güzel birşey olduğunu kırılmak üzere olan kalbim de durmak bilmeden atıyordu. Kırılmasının sebebi bu heyecan olacaktı da haberi yoktu. Kahve ve sigara bu zamanlar için vardı ve bu gibi zamanları az buz yaşamamıştım. Sıradan değil ama sık tekrarlanmasından korkulan zamanlar. Biliyorla bilmiyor arası birşey ama düzeltmekle düzeltememek arasında. Sevdiğim şarkı çalıyor derken benim sevdiğim şarkı oluyordu. Kafaları çekip muhabbet edelim demek için bile uzaktı..
Perşembe, Eylül 25, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji.
Yazan Çizen:
eroy
Tek istediğim sigaranın yanında bir fincan kahveydi ve huyum kurusun ki o fincanları çok severim ve bir başka huyum daha kurusun ki kafama koydum mu illa ki yapmak isterim ve kaderin cilvesi ki fincan onca tabak yığının tam da merkezinde, kurumasını dilediğim huylarımın dürtmesiyle almaya çalıştığım fincanı, tabakların arasından alırken diğer tabak, çanak,.. gibi mutfak eşyalarının hepsinin birden "who let the dogs out? who? who?" şeklinde yerlere saçılmasına ne gerek vardı. Ne gerek vardı onca şangırtı, patırtı, kabumm, abovv,.. gibi gecenin bir yarısı hiç de hoş olmayan hatta günün herhangi bir anında hatta ve hatta hayatın herhangi bir döneminde hoş karşılanmayacak seslere? Neden ben ha? Neden ben?
Eskiden böyle gençken zile basıp kaçardık şu anla bir alakası yok ama aklıma geldi işte..
Çarşamba, Eylül 24, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji.
Yazan Çizen:
eroy
Diplomam önümdeki sırada duruyordu. Sigara külünü yere mi atsam yoksa cam kenarında mı içsem diye kendi içimde dalaşmam bittikten sonraydı birden flashback'lerde kaybolmam.
Beşiktaş kampüsüne ilk geldiğim günü hatırlıyorum. İlk girdiğim sınavdaki romantik komedi tadındaki süprizi, saçmalıkları, sınavları, çift lisansın daha tam olarak ne olduğunu bile bilmeden başlayışımı, bunu da yapmadım demeyeyim diye geçirdiğim günleri, karanlık ve yağmurlu sonbahar gecelerini, akşamın köründe sınavdan çıkar çıkmaz yandaki boş sınıfa kaçıp pervasızca öpüşmeleri, az kalsın sınıfta kilitli kalışımızı ya da karşı binanın bizi izleyişini.. Kahve molalarını, sigara dumanı kaplı koridorlardan önce rahatsız oluşumu sonra buna katkıda bulunuşumu, herşeyi bildiğimden değil de hiçbirşey bilmediğim için herkes çalışırken sınıfın kapısı önünde duvar önüne yayılıp penguen okuduğum günleri, konser sonrasında yarı sarhoş boş koridorlarda atlayıp zıplamayı, Davutpaşa kampüsünü, hoşlandığım kızla koridorda karşılaşmaya veya derste bir gıdım yakınına oturmaya çalışmayı, hoşlandığın birine yakınlaşmak için harcanan o çabayı ve karşındayken hissettiğin heyecan ve korkuyu, mezuniyete gitme tenezzülünde bile bulunmadan ayrılmayı, son dakikada yetiştirmeye çalıştığım ödevleri, projeleri, birlikte vakit geçirmekten hoşlandığım 2 avuç insanı ama bir türlü fırsat bulamadığım için bunların 1 avuca düşmesini.. daha anlatamadığım hepsini ama hepsini hatırladım bir anda. Lakin hepsini yazarak bitirmek istemedim. Kısa metrajlı ve bitmek bilmeyen bir film gibiydi.
25 ağustosta geçen yıl katıldığımız Hidromobil '07 yarışının yenisi Hidromobil '08 olacak. 26-31 Ağustos arasında İzmir'de yine uyumadan, sınırlarımızı zorlayacak yarış manyaklığımızın içine giricem. 1 Eylül'de tekrar İstanbul'a döneceğim okula ama bu sefer bir üst koridorda devam edecek hayat Yıldız'da ama söylemeyi unutmadan artık İtü'de de okuyorum. -Bir de yorumlara cevap yazmadığım aklımda hepsine cevap yazmak istiyorum ama fırsatım olmuyor işte. Ama gerçekten aklımda hepsine cevap yazsam içim rahatlayacak ama ben bu tedirgin ve kafam dolu halimi pek bir seviyorum. Hah şimdi kaldığım yerden devam edecek olursam..- Yani dur tam açıklayayım. Yıldız elektrik mezunuyum, ama makine okumaya devam ediyorum ve şimdi aynı zamanda İtü'de yüksek lisansa başladım. İtü Maslak Kampüs'ündeki gölette çokça görürsünüz zaten beni gölete taş atıp, etrafında oluşturduğu halkaları izlerken. Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemeye gerek yok gibi. Ben kendime güveniyorum. Neyi neden yaptığımı bilmiyorum aslında. Sinema tarihinin en iyi filmi olarak kabul ettiğim son Batman filminde yine tarihin en iyi karakteri olduğuna inandığım Joker' in de dediği gibi ben sadece arabaları kovalayan bir köpeğim, benim bir amacım yok. Yok galiba gerçekten. Vakit öldürmek mi ne.. Ben bile ölüyorum da zaman neden ölmesin diyor sanki insan bazen.
Perşembe, Ağustos 21, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Okul,
Psikoloji,
The Greatest Hits.
Yazan Çizen:
eroy
Hep birinin bana sahip olmasını istedim ama sıkıldığımızda bir kenara attığımız oyuncaklardan biri olabileceğimi hiç düşünmemiştim. Aslında hepsini ben hesapladım demiştim ama hata payının bu kadar çok olacağını da düşünmemiştim. Aslında aşkta düşünceye yer yok derken en büyük hatayı burada yaptığımı farkedeli de çok olmuyor. Aşık olmak için görmezden geldiklerim, gördüklerimin yanında ne kadar da fazlaymış. Yakında hava kararacak. Güneş batmadan evde olabilseydim keşke.. Ama evde olabilseydim bitmeyen maceranın ortasında nasıl kalacaktım ki? "Never ending story" gibi birşey bu. Tam da böyle rüzgarda savrulur gibi hem de.

Perşembe, Temmuz 31, 2008
Kategoriler:
Aşk,
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji,
The Greatest Hits.
Yazan Çizen:
eroy
Gün geldi ve ben artık çalışıyorum... Another Brick in the Wall misali.. İlginç geliyor kulağa. Edirne'ye gideceğim önümüzdeki 2 ay boyunca gurbet ellerden sizlere sesleneceğim. Gerçi gurbet eli olmuyor zira babamın memleketi olmasından ötürü. Neyse. Değişmek gerekliydi bu da iyi bir başlangıç.
Hiç gerçekle, gerçek olmayanı birbirine karıştırdığınız oldu mu? Elbette olmuştur. Dünden beridir bir şizofren havaya bürünmüş gibi aslında öyle demek yanlış olur. Neyin gerçek neyin hayal olduğunu karıştırdığınızı düşünün. Aslında hiç düşünmeyin sanırım kafayı yemek deyimini gerçek kıldım. Gerçekten ama Matrix'e bağlanmak mı yoksa Matrix'ten çıkmak mı ne desem bilmiyorum ama gerçekle hayali gerçekten birbirine karıştırıp, ikisi arasında seçim yapamadığımı görmek garip. Delirmiş olabilir miyim bilmiyorum :) Akli dengemi kaybetmiş olabilir miyim bilmiyorum ama gerçekten çok ilginç bir deneyim. Bir an tüm aklınızın sıfırlanması... Neyse bunu da yaşamadım demeyeyim. Gözümü kapatıp açsam .. welcome to the real world eroy!.. diyeceklerdi sanki. Tam anlatamıyorum ama ilginç bir deneyimdi. Neyse sistem normal haline geliyor gibi şimdilik. Tünelin sonudaki ışığı görüp geri geldim ama :)
Karıştııımm.. Değiştiiimm... Çok içtiiimm.. Geliyoruuumm.. Aslında gidiyorum...
Perşembe, Haziran 12, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji.
Yazan Çizen:
eroy
Şimdi diyelim ki yarın sabah 11'de buluşacağız. Hemen yüksek anatiliğe sahip olduğu Loreal Paris Laboratuarlarında deneylerle kanıtlanmış zihnimin içinde sanki hani Milka reklamlarında küçük böyle ne olduğu konusunda fikir buhranına girdiğim şeylerin çalıştığı atölyede mesai başlıyor. ( Bi de onlar hakkaten nedir yahu? Sincap, rakun, porsuk, kunduz ve isviçre çakısı ;p arasında gidip geliyorum)

Şimdi saate bakalım.. Saat 20:47 . Şimdi benim yarına hazırlamam gereken rapor, afiş, sponsorluk faaliyetleri dosyası gibi türlü türlü şey var. Salı gününe İmal Usulleri ödevi var ki şu an Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümünde okuyan ve bu dersi alan herkes tam bir İmal Usulleri Ödevi Çılgınlığı yaşıyor. Herkeste bir telaş. Ben daha hiçbirşey yapmadığım için bir bohem ve tedirginlik birlikteliği birarada. Hadi yapayım dedim. Pense denk gelmiş bana. Nasıl imal edilir, malzemesi vs. şeyler yazmam gerek. Türkiye ve dünyada pense üreten firma avına çıktım. "Yahu nasıl yapıyorsunuz şunu bi söyleyin gözünüzü seveyim.." diye mailler attım. Lan Çin'e bile mail attım ya. Numunelik davranışlarım var benim :) Şirket sırrıdır diye vermeyen oldu. Sanki kendime pense fabrikası açıp rakip olucam yahu. Ne yapıyosunuz yaparken. Hatta o da değil yani bu pensenin ilk böyle parça demirken filan dövülüyor filan fişmekan işlerini ismini sordum. İlerde ben öğrencilere hep destek çıkıcam böyle olmıycam.
Neyse ödevi yap yap bitmez zaten. Pazartesi sınav haftası başlıyor. Al eline kuponu ara Nalkaponu!.. Salı günü tarihimin en önemli günlerinden biri olacak zira artık iş hayatına giriş yapıyorum. Çok acayip gelişmelerin olmasının yanısıra büyük hayalkırıklığı da olabilir. Neyse farketmez gibi kasa hep kazanır çünkü :) Şaka bir yana çok önemli. Çok o kadar önemli ki anlatamıyorum çünkü ticari sır :p
Bunlardan kurtulursam Haftasonunda ehliyet sınavına gireceğim ki bugün ilk kez sürdüğüm arabayı GTA oynar gibi kullanınca yanımdaki hoca sana hayatta ehliyet vermezler dedi. Bugün şunu öğrendim ki araba kullanmak, araba yapmaktan zor. Kısmet işte.
İşte neyse çok iş var bunları geçelim daha fazla kafa karıştırmayalım. Yarın 11'di değil mi. Şimdi ben gece 5'te yatsam 4 saatlik uyku periyodunu tamamlamak gerek çünkü. Yalan ama ben kendimi kandırıyorum neyse. 9'da kalkarım önce elimi yüzümü yıkamaya gitmeden bilgisayarı açarım ki elimde kahveyle döneceğim için hazır olsun herşey. Gerçi yatmadan önce baktığım yerler ben uyanana kadar ne kadar değişmiştir orası ayrı. Duş, giyinme derken şimdi saati düşünelim. Taksim'de buluşacaksak. Yarım saatte giderim.10:30 iyi ama evden metroya yürümek 4 dakika desek geriye 26 dakika kalır. Ha Galatasaray Lisesi önünde buluşacaksak bu zaman yeterli. Ya iki dakika erken çık illa nedir bu tam zamanında gitme sevdası. Biliyorum bak ben gidicem metro istasyonuna orda bi sigara içeyim diycem nasılolsa çabuk geçiyor derken en bir metro kaçırıcam. Aksaray'dan otobüsle değil de dolmuşla gelirim süper hızlı olur. en iyisi 10'da çıkayım ben. Yarım saat erken gidersem danışmanda otururum (Emir Beyim sağolsun ;)) öyle geçer. Bak geç kalıcam zamanı düşünürken çık evden. Laaann yarım saat daha mı uyusam :) bak eveet. ne güzel olur ha. 9:30'da hatta 9:45'te kalkarsam zaman yeter. Yeter yeter.. Hmm.. Tamam oldu. 10'da kalkıyım ben yarım saatte hazırlanır çıkarım. Yeter tabii ya. Kahve içmesem zaman kalır. Hatta dur 5 dakikada duş alsam herşeye zaman kalır. Eureka! Hakkatten tamamdır bu iş. Ya da 12 gibi yatayım sabah 6'da kalkayım hem yarım saat koşarım, sonra da işlerimi yaparım. Hmm zor lan.. Yok en iyisi 10:20'de kalkıyim 5 dakika duş 5 dakika da hazırlanır çıkarım. Aha düşünürken uykum geldi. Hemen yatayım yarın döndükten sonra yaparım işleri hem dinlenmiş hem de stres atmış olurum ooh mis gibi. Beynim yandı ya düşünürken. Bu kadar da olmaz ki bi insan kendi üstüne bu kadar gelmez ;p
Tamam ben hiç yormayayım kendimi ne zaman uykum gelirse yatayım ama çok yoğun yahu. Yoruluyorum ben de insanım. Gerçi yine de hiç birşey yapmıyorum gibi ama dur neyse kafam karıştı. Sağlıklı düşünemiyorum. Zaten yarın 11'de biriyle buluşmayacağım. Yok öyle biri işte.. Olmasını istesen de olmuyor.. off dur yine kafam bulandı. Lost'un 10. Bölümü çıktı değil mi? Önce onu izleyeyim sonra oturup çalışırım. Zaten Sabah 9'da gidip yaptığımız arabayı alıp başka biryere götüreceğim sonrası yine yoğun. Ne güzel ama yoğun ama hergün ayrı bir heyecan :) hoşuma gidiyor. Boş boş oturmaktan iyidir. önümüzdeki 10 yıl içerisinde Forbes'a çıkacağım lan!.. ehehe olacak bu :)
Cuma, Mayıs 02, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji,
Takıntılar.
Yazan Çizen:
eroy
Bugün savaşmak için güzel bir gün, bugün ölmek için güzel bir gün... Kızılderililer her zaman en güzel sözleri söylemede ilk ikiye girmişlerdir zaten.
Rüzgar o kadar şiddetliydi ki, bir an içindeki saplanmış acı oklarını bile yerinden söküp atacağını sandı. Saçları az da olsa sağa sola savrulmaya başlamıştı. Yeniden mi uzatsam diye kendi içinden biraz düşündü. Düşünürken sigara içmeyi seviyordu bir zaman bir tıp makalesinde konusu geçmişti bunun bir tür uyarıcı etkisi vardı ilk anda. Sigara içmek için fazla rüzgar vardı içmese daha iyiydi hem de tertemiz havayı biraz rahat solumak istiyordu. Her nefes biraz daha mutluluk veriyordu. Mutluluktan ağlayabilirdi. Saçmaydı ama yapabilirdi. İlk kez saçmalamış olmazdı zaten. Hata yapmaktan, insanları hayal kırıklığına uğratmaktan çekinirdi sonra aklına birşey gelmişti. "Bu onları ne ilk ne de son kez hayalkırıklığına uğratışım olacak" dediği zamandan beri düşünmüyordu artık bunu. "Bir sürü güzel günü de paylaşıyoruz zaten, bazen kötü günlerin olması birşeyi değiştirmez" diye düşünüyordu. Bunları anlayışla karşılayacaklarını biliyordu.
İlerde şimşekler göğü aydınlatıyordu. "Doğuda bir kötülük yükseliyor.." diye yüzüklerin efendisinden fırlamış bir cümle söyledi kendi içinden. Kendisini güldürmek için yaptığını da biliyordu zaten. Ama ona benzerdi gördükleri. Ne güzeldi önündeki manzara..
Bu saatte hala uyanık olan insanları hep sevmişti. Gece günün en güzel parçasıydı ve bunu görmeden, farkında olmadan uyumaya gönlü el vermiyordu. Hüzünlü oluyordu biraz ama güzelliği de bir başkaydı. Neden, niçin gibi sorulara gerek yoktu.
Arada serpilen yağmur taneleri de ellerinden geldiği kadar bir yerleri ıslatıyordu. "Sen de keşke burada olsaydın.."
Teşekkür ederim dedi. Tanrıya minnet duyuyordu herşey için. Kötü bir çocuk olabilirdi yaptıklarıyla ama hala içindeki iyiliği kaybetmediğini ikisi de biliyordu. "Hala mı inanmıyorsun bana?" dedi. Cevabını alamayacağı bir soruydu. İkimiz de birbirimizi biliyoruz. Gereksiz sorulara gerek yoktu.
Ölmek için güzel birgün evet.. Fakat biraz daha zaman gerek. Sonra önemli değildi. Biraz daha başarı, biraz daha mutluluk, biraz daha gözyaşı, hüzün, hayal kırıklığı, konser, eğlence, sarhoş geceler, terkeden-terkedilen sevgililer, sağlam dostlar.. hepsinden biraz daha tatmak...
Salı, Mart 25, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji,
Yağmur.
Yazan Çizen:
eroy
Bir önceki yazı yazıldığı günü o kadar güzel anlatmış ki daha üzerine yazı yazamadım. Bilerek yarım bırakmadığımı söyleyip, güzel fikir bulmuş aferin diyen sevgili okurlara bunun tamamen ters giden olayların sonucunda ortaya çıkan bir fenomen olduğunu belirtip aldığım övgüleri şans eseri ortaya çıkan olaylar sonucunda olduğunu belirteyim Böyle de dürüst bir insanım ben işte :) Zaten seni etkileyen herşeyin tamamen doğal olmasını istiyorum. Yapmadığım birşeyi yaptım diye gösterip seni etkileyecekse varsın olmasın diyim..
Öyle birgün işte. Ben yazının yayınlandığını bile anlamadım. Kendi kendine yayınlamış. Neyse olayları baştan anlatırsam daha az kafa karıştırıcı olacak. Zaten Lost yeterince kafamızı karıştıracak bugün ben de üstünüze gelmeyeyim.
Bazı günler olur ya böyle hiç yataktan kalkmış olmamayı dilediğiniz. Bunu değişik bir şekilde yorumlayıp. Bazı günler olur ya keşke anne babanızın "Biz böyle bir dünyaya çocuk getirmeyi istemiyoruz" demesini dilediğiniz ve hiç doğmamış olmayı dilediğiniz. (Bak bu daha güzel oldu bence hem ben buldum o yüzden daha güzel :) ) Çarşamba günüm baştan sona talihsiz serüvenler dizisi tadında akarken bari ben blog yazayım biraz rahatlayayım derken laptopun klavyesi de bozulunca bilgisayar sapıttı ve kaşla göz arasında yazıyı da yayınladı. Daha fazla söz etmek istemiyorum o günden hatta bugüne kadar geçen zamandan. "yeter, acaba sıradaki ne olacak,.." gibi cümlelerden pek bir sıkıldım. Ama içim pek bir karışık o yüzden saçmalıyorum yer yer. "Olmaz hayatım bugün başım ağrıyor.." tarzı bir bahanenin arkasına sığınıp tekrar kıvrılayım bir köşeye.
"Ben tanrıya inanıyorum ama o bana inanmıyor." diyip uyursam en azından bugünü geride bırakmış olurum.
Carmina Burana'ya gitmek isterken hiç yer olmadığını da öğrenince bu serinin bir süre devam edeceğini anladım. Naapalım artık başa gelen çekilir diyelim.
Yine de herşeyi bir kenara bırakalım. Haftasonu geldi. Bir Vodka-Martini "shaken not stirred.." James Bond'u ezelden beridir sevmişimdir zaten. Bir de aşağıdaki reklamı ve müziğini ilk görüşten beridir severim. Lakin binboa'ya ilk günden beri kanım ısınmadı. (Özel ismini bile küçük harfle yazdım o kadar sevmiyorum görün :) ) Yüzdelik dilime dikkat etmek gerek :)
Cuma, Mart 07, 2008
Kategoriler:
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji.
Yazan Çizen:
eroy
Ben bayağı bir küçükken hatırlıyorum da altın para şeklinde çikolatalar vardı. Ben biraz büyükkenki zamana kadar da bu devam etti. Şimdi hala var mıdır merak ediyorum. Gerçi varolduğundan şüphem yok ama taşrada, köy bakkallarında filan vardır artık sadece. O çikolatayı asla yemeye kıyamazdım sanki onlardan 100-150 tane biriktirsem bir servetim olacaktı. Onların para yerine geçmediğini biliyordum ama Varyemez Amca'nın çizgi filminde o altın paralarla dolu kasasına atlayıp içinde yüzmesi altın paralara karşı bir sempati, bir sahip olma isteği doğurmuştu ister istemez. Küçükken insan herşeyden daha çok etkileniyor. O çikolata paraları alıp biriktirsem evde odamda eriyecekler ve bu da beni hüzne boğacaktı. Buzdolabında saklama fikri neden hiç aklıma gelmedi bilmiyorum. Çocukken biraz daha az basıyordu kafam. Ama bir de çikolata yemek içindi biriktirmek için değil bak ona kafa basıyor hatta içini yedikten sonra kabını tekrar birleştirip saklamayı düşünsem de içindeki o boşluk asla eski tadı vermiyor. İçimizdeki o tatlılığı bir kez kaybedince o boşluk ne kadar da büyük olur ve dolmazmış o zaman keşfettim.
Annem bankada çalışırken yazın bankanın kampına giderdik Silivri'de. O zamanlar 3-4 yaşlarındaydım. Benim yaşlarımda bir kız arkadaşım vardı. Sonra bu birkaç yıl sadece kamptan kampa görüşmeyle devam etmiş sanırım. İlk aşkım o diyebilirim. O kadar seviyormuşum ki daha o sıralar dünyaya gelmek için gün sayan kardeşime, kız olursa onun adını vermek için pek bir baskı yapıyormuşum. Kardeşim erkek olduğunda da adını ben koymuşum gerçi orası da öyle. Anne babama o yaştaki veledin lafını dinledikleri için kızsam mı yoksa beni adam yerine koydukları için gidip bir kez daha sarılıp sevsem mi bilmiyorum. Gider sarılırım akşama. Adı Serap'tı. Yanlış hatırlamıyorumdur umarım zira eski albümlere bakmayalı çok oldu. Bir daha hiç görmediğim için adı gibi bir serap misali son kez görüşmemizden sonra bir daha göremedim. Fotoğrafı kaldı bende salıncakta beraber sallanırken.. Çocukluk aşkı işte. Birbirimizi görsek de tanımayız, o zaten bunu hatırlamıyordur ama işte ne biliyim seneye görüşürüz diyorduk bir insan sevgilisine seneye görüşürüz derken bu kadar rahat olabilir mi ya da sevgili bu kadar serin kanlı olabilir mi çocukluk işte. Zaman kavramını tam olarak kavrayamadığı için acıdan uzak.
Yine zaman benim 6-7-8 yaşları arasında gidip geldiğim yıllar. O zamanlar G. I. JOE oyuncakları çok gözde ve bombalama olayına kadar her hafta sonu Galeria'ya giderdik. Orada büyük oyuncakçılarda görmüştüm G. I. JOE'nun çok güzel bir oyuncağını o zamanın parasıyla 250 bin liraydı. Babama sordum alalım mı diye hergün ben sana bin lira vereyim biriktir alalım dedi. 250 gün ediyordu sadece babamdan aldıklarımla buna ailenin geri kalanından alabileceğim harçlıkları eklersek hele bir de araya bayram filan girerse ben bu oyuncağı 3 ayda alırım.. Asla alamadım.. Sonra para biriktirirken başka şeyler istedim, biranlık heveslere kapılıp büyük amaçtan vazgeçtim. Sonra çabuk unutmuş olmalıyım ki ancak bugün hatırlıyorum.
Serap sana bakarken salıncaktan düşmüştüm bak onu unutmuyorum.. İlk aşk acısını kalbimde değil beynimde hissettim. Ama pişman değilim. Sevdiğim insana bakmak kadar güzel birşey var mı ki? Ama bu kadar zor olacağını düşünmemiştim ki hiç. Aşk her zaman böyle acı verici ve zor mu olmalı. Bunlar bir yana o güzel heyecanı tatma ne kadar güzeldir, ne kadar vazgeçilmezdir. Bugün olsa yine seni görmeye çalışırken düşerdim... Sen serap olmayacaksın ama ben hala benim. Salıncakta kendi başına sallanamayacak kadar beceriksiz, sevgilisine bakmak için düşecek kadar şapsal...
Ben çocukken olan diğer olayları merak ediyorsanız.
Ben Çocukken No.1 burada
Ben Çocukken No.2 burada
Perşembe, Şubat 28, 2008
Kategoriler:
Aşk,
Ben Çocukken,
Günlük,
Kişisel,
Psikoloji,
Takıntılar.
Yazan Çizen:
eroy
Birçok şey beni benden alır götürür. Beni alır kucağına elini de belime sarar derecede gibi sanki ama ordaki mutluluğun mutlak değerini sinir, stres, korku gibi negatif bilim etkenlerine dönüştür al tamam olsun.
Pinhani mesela, çok güzel şarkı yapıyorlar ve gerçekten seviyorum zira bir yazımda nice zaman önce 2006 Barışarock olması gerek sanırım oky ile gittiğimde ilk kez dinlemiş ve gayet de beğenmiştim. Anima'yı da orada keşfetmiştim ama neyse yeri değil şimdi. Nasıl desem tam da sevgililer arası ilişkilerin müziği yapıyorlar. Ellerine sağlık. Geçen yıl Hidromobil '07 sebebiyle bulunduğum ve yine çok sevdiğim Ankara'da bir devlet yurdunda kaldık. Neresi olduğunu bilmiyorum ismi aklımda değil ama şöyle tarif edeyim CHP Genel Merkezi'nin orada Ankara-Eskişehir veya Konya ikilisinden biri yolu üzerinde birkaçyer daha vardı referans aldığım ama aklımda değil şu an afbuyurun. O yurt, benim hayata bakış açımı değiştiren yerlerin başında gelir. Bugün bile arkadaş buluşmalarında, içki sofralarımızda yer bulur buranın anıları. Hah işte o yurdun bir de kantini var. Acayip bir insan bakıyor oraya. Çok acayip ama yani nasıl desem şiddet ve ahlaki sınırları aşan içerikli kelimeler olmadan anlatamayacağım bir adam. Deli diyelim gibi biraz. Neyse onunla ilgili anılara sonra değinelim. Yeni bir de paragraf açalım.
Biz bu kantine her gece gittiğimizde ya bitkin bir halden kurtulmak için bize kızgın sulardan serin sulara atlama tadını veren, yeniden hayata bağlayan duş seansının ardından ya da yorgunluktan hemen yatmadan birşeyler yiyelim diye giriyoruz buraya yemek yiyelim kendimize gelelim uyuyalım ya da gecenin bir başka saatinde tekrar çalışmaya gidelim diye yola çıkalım gibi seçenekler olacak sonrasında. Bu kantinde hep Pinhani çalan bir dizi oynuyordu arkadaşım! Televizyona bakacak, bakıp da birşeyler anlayacak derman olmadığından mıdır yoksa tamamen ihmalden mi bir de üşengeçlik var tabii "Pinhani dizisi" diye akıllarımızda yer etmişti. Sonradan öğrendik ki dizinin adı "Kavak Yelleri" imiş. Ama niye başından sonuna aynı şarkılar 5 kere tekrar tekrar çalıyor bir anlam verememiştim. O yorgunluğum aklıma geliyor Pinhani'den bir şarkı duyduğumda. Bir de o zamanlarda hakimiyeti altında olduğum "vay ben niye yalnızım ben sevgilimi istiyorum!.." ruhsal durumunun da bu sevgiliyi hatırlatan şarkıları sevmememde katkısı var. Şimdi de aslında biraz var o yüzden şimdi de uzak durmakta fayda görüyorum. Beşiktaş'ta ne zaman gece sahilde sevdiğim insanla kimselerin olmadığı bir anı her saçmaladığım zaman gittiğim yerde paylaşırım o zaman Pinhani tekrar hayatıma girer. Yoksa şimdi bana yorgunluk ve acıdan başka birşey vermiyor. O kadar tatlı ki canımı acıtıyor. Bir yastığın insanın bir yerine batması kadar saçma bir duygu benim hissettiğim. Son kurduğum cümleyi ben de beğendim.
Yoksa Pinhani seviyorum. Yani sadece kötü anıları hatırlatıyor. Gerçi hiç kötü değil aslında bu yıl da gitmek için sabırsızlanıyorum. Pinhani'yi de hiç rahatsız olmadan dinlemek istiyorum aslında. Keşke o zamanlar gelse... Bu sendrom bizim takımımızın çoğunda var. Bir nevi Amerikan filmlerinden görmeye alıştığımız Vietnam Gazi'lerinde görülen bir sorun. Hani olur ya Rambo'nun önünde ocağı yakarsın aniden aklına Vietnamlı generalin ona yaptığı işkence aklına gelir delirir aniden ocağı filan devirir. Öyle birşey gibi. Vietnam Sendromu.
Pinhani'ye bu kadar güzel şarkı yaptıkları için tebriklerimi yolluyorum. Seviyorum onları gerçekten ama işte olaylar öyle bir gelişti ki severek ayrılanlar gibi olduk. Affedin beni.
Olur da daha önceki Beni Benden Alanlar'ı merak edersiniz No 1 burada. Zaten bu da ikincisiydi.
Pazar, Şubat 24, 2008
Kategoriler:
Kişisel,
Psikoloji,
Takıntılar.
Yazan Çizen:
eroy