"Hayatta en sevmediğim şey" dediğim bi milyon tane şey vardır herhalde. Bu beni çok garip hissettiriyor. O kadar garip ki tarifi mümkün değil. Kendimi bir somurtkan şirin, bir o pamuk prenses ve yedi cücelerdeki yüzü asık cüce gibi karakterlerden biri hissetmeme ramak kalıyor. Ben buna karşı çıkmak istiyorum.
Yeni bir kitap almak benim için hayattaki en büyük zevklerden biri. Hani neredeyse Giselle Bündchen'le bir gece geçirmekten bile daha büyük bir zevk sanki. Ama bu çok iddialı oldu sözümü geri alıyorum. Yarın öbür gün Gisele okur gibi bir his var içimde.
Yukarıdaki paragraftaki cümleleri karşımda sarfeden biri olsaydı. İki gün dalga geçerdim, kişiliğini sorgulardım. Allaam neler yapardım yaa. Ama ben dediğim için birşey demiyorum. İskenderiye kütüphanesinden vazgeçerim sanırım.
Spor gazetesi alan bir insan sadece kendi takımının sayfasını okuduktan sonra sırf "verdiğim para boşuna gidiyor gibi hissediyorum diğer sayfaları da okumazsam" mantığıyla diğer sayfaları da mecburiyetten, dünyanın en isteksiz, en bezgin insanı edasıyla okuyorsa, o insan benim için yoldaştır, gardaştır, hemşerimdir, canımdır. Hele ki önce diğer sayfaları hızlıca geçip sona kendi sayfasını bırakıyorsa o eroy'dur. Benim için o bendir.
Bunun diğer insanlarda da olup olmadığını merak ediyorum. Bir deodorant sıktıktan sonra etrafınızda, vücudunuza isabet ettiremediğiniz deodorant moleküllerinden bir buğu perdesi kalıyor ya, ben sanki o bulutun içinde havasızlıktan ölecekmişim gibi geliyor birgün. Allaam o kadar rahatsız oluyorum ki. Bir odada deodorant sıkıp hemen başka bir odaya kaçıyorum. Hatta bu yüzden sevmediğim bir insanın odasında yapayım bunu ona bişiy olsun ooh miss.. en birinci benim diye küçük sinsi planlarım var. Evdeyken salonda yapsam evden hemen çıkmak zorunda hissediyorum. Ben uyurken biri nerdeyse yan odada sıksa ona bile uyanıyorum bazen. Allaam nooluyor bana böyle?
Yukarıda söylediğim şeylerin parfümle hiçbir ilgisi yoktur. Güzel bir parfüm beni benden alan şeylerin başında ilk 5'e girer her hafta.
Ben böyle durup durup bazen biyerlerden düşüyorum. Bu yatak olur, kanepe olur, sandalye tepesi olur, olabilir yani bunları herkesin başına gelebilir bunda gülünecek birşey yok bence.
Perşembe, Aralık 11, 2008
Kategoriler:
Benim Ben.
Yazan Çizen:
eroy
Blogcanlısı bir insanım bu yüzden “blogfriendly” denebilir benim için. Akrabacanlısı bir insan değilim “relativefriendly” değilim yani. “Greenpepperfriendly” hiç değilim. “Coconutfriendly değilim” demek bile içimi kötü yapıyor. Arkadaşcanlısı biriyim “friendfriendly”im açıkçası. “Alcoholfriendly”de zirve yapabilirim. “Cigaretteorgasmfriendly biriyim” demek bile içimi okşuyor. “Lovefriendly” olmak kişiliğimde varolsa gerek. Kendimi kullandırmaktan çekinmediğim için veya engelleyemediğim için kullanıcı dostu yani “userfriendly”de master diplomam vardır da nereye koydum bilemiyorum. “Dağınıklıkfriendly” biriyim ama sadece kendim için geçerli gibi. Kendimi beğenmediğimden “Kendimfriendly” değilim. “Changefriendly”olduğumdan değişime hep açığım. “Comedyfriendly” oldum da mutlu muyum? Mutluyum.
“Moviefriendly”yim film izlemeyi severim. “Penguenfriendly” olduğum için hem penguen hayvanına hem de Penguen Dergisine sevgim sonsuz. İmkanım olsun evde penguen beslemeyen karafatma olsun. “Ninjafriendly”yim ama öyle giyinip sokakta dolaşanları sevmem. “Mimarifriendly” biri olarak mimariye ne kadar önem verdiğimi ben bile tam olarak anlatamam. Freddy canlısıyım bu da “Freddyfriendly” olarak tarihte yerini alsın.
Denizcanlısı bir insanım (yani şimdi anlam kargaşasına bak hele, denizcanlısı derken, bir sünger, karides veya mercan resifi değil; denizi seven insan olduğumu açıklama ihtiyacı neden hissediyorum?) “Seafriendly” diyelim. Falcanlısı olduğumdan “Falfriendly” denebilirim. Dağcanlısı (Dağ keçisi veya ayı filan değil herhalde) olarak “Mountianfriendly”yim (ama Brookeback Mountain değil kesinlikle!).
“Musicfriendly”yim herşeyi dinlerim (Fantezi arabesk olmasın kafi). “Çizgifilmfriendly” derken animelerden bahsediyorum. “Coyotefriendly” nerde bir kırkurdu dara düşse yardımına koşmak isterim (o roadrunner’ı yakalayıp ellerimle teslim edicem coyote’ye). “Hertürlüolmasadabirçoktürdekuşfriendly” gibi bir titrim var.
“Kedifriendly” olmam en büyük özelliklerimdendir. “Kissfriendly” biri olarak sevgilimle her platformda özgürce öpüşmekten yanayım. “Süperfriendly” derken ne demek istediğimi ben de tam olarak anlayamadım. Zombicanlısı biri olarak yani başka bir deyişle “zombiefriendly”. Hem aynı isimli şarkıyı hem de zombilerin dünyaya saldırmasını istiyorum ki ben de Mad Max tarzı bir dünyada yaşayayım. Dünyada büyük bir felaket olsa da ben de ne kadar “Felaketfriendly” olduğumu gösterebilsem (ama ben bu felaketten kurtulucam başka türlü kabul etmem).
İstanbul’da yaşayan bir canlı olarak İstanbulcanlısıyım “İstanbulfriendly” olsun bu da. “Vedafriendly” değilim ama burada bitmesi gerekliydi.
Çarşamba, Eylül 10, 2008
Kategoriler:
Benim Ben.
Yazan Çizen:
eroy
gece saat tiktaklarından ne kadar rahatsız olsam azdır ki bu yüzden gece aklıma geldikçe gider pilini çıkarırım.
şöyle birşey var ama cep telefonunun icadından sonra saat taşımanın bir anlamı kalmadı. eskiden saati gösteren bir araçken şimdi aksesuardan başka birşey değil benim için. ilk kez saat takmamaya başladığımda ortaokul çağını yaşıyordum. ortaçağ gibi karanlık bir çağ desem yalan söylemiş olup olmayacağımı bilmiyorum gerçekten. biraz bön insan olduğumdan ya da mükemmeliyetçi diyelim. hatırlamak istemiyorum. hatırlayacağım kadarını hatırladım zaten bu paragrafı yazarken. pişmanım.
ne diyordum onu unuttum.
dur!.. dur kiiii, üç, dört!.. demek o kadar aptalca ki ama bir o kadar da komik benim için. ilk duyduğumdan bu güne hala komik. olacak o kadar gibi modası geçmedi daha. herhangi bir zorluk anında durup düşünmek gerektiğinde yeri gelir sesli yeri gelir sessiz söylerim.
yeri gelir... yeri gelir..., sözcük öbeğinde giden hiçbirşeyin olmaması o kadar neşe kaynağı ki düşünsene bi, hiç kaybolan birşey yok. bir insanın hayatının en güzel anları gibi.
ne diyecektim yine unuttum.
güzel kek yapan kıza aşık olabilirim hemen ben arkadaş! hemen hem de.. güzel kek yapan güzel kıza taparım. kek yapamayan güzel kıza da aşık olurum gerçi. o da hemen.
birgün ben de evlenicem ya o kadar merak ediyorum ki o anı. bi de daha çok gelini merak ediyorum ya neyse. lan korktum birden. düğünleri sevmem ki ben. siz gidin düğüne ben evdeyim. sonra görüşürüz. evlenmeyi de hiç istemiyorum. kim icadettiyse..
futbolcu olsaydım hiç koşmadığım için çok eleştirilen biri olurdum. ama sahaya çıkar golümü de atardım. büyük yalan aslında!..
istanbul'a döndüğümde daha önce tanıdığım herkes ile görüşmek istiyorum. 2 yılda listeyi tamamlayıp sonra temelli buralardan gidicem gibi. küba'lı biriyle evlenip ab statüsünde oynamak istiyorum.
mp3 çalarım (çalarım burda birleşik mi yazılıyor diye 10 dk. film arası verdim. bi sigara yakıp uzaklara baktım. çıkardığım sonuç ise, ben benim gibi adama nüfus cüzdanı bile vermem oldu. hayat garip tabii bulaşık deterjanlı çubuğa üflüyosun baloncuk filan çıkıyor. o kadar garip işte.) mp3 çalarımı kene ısırdı. böyle birşey işte hayat. kulaklık kablosunu ısırdı hatta. ayrıntıya girersek.
bi de ben bir yerden eve dönerken "sweet home alabama"yı dinlemezsem eve dönmüş saymam kendimi.
vietnam sendromu gibi birşey oluştu bende "edirne sendromu". kepçe, kürek, kum, beyazlı kırmızılı uyarı bandı, buğday-ayçiçek-pirinç tarlası, su borusu, köylü gördüğümde irkiliyorum. rambo'da vardı ya adam bişey yapıyo en basit birşey bile ona işkenceyi hatırlatıyor kafayı sıyırıyor gibi. metallica konseri için istanbula geldiğimde tribünden izlerken yukarı kalkan eller buğday tarlası gibi gelmişti bana kafayı yiyeyazdım. bir de blogda yazdım işte.
kendi yolumu çizmek istiyorum diye dünyanın en büyük şirketlerinden birinden rüya gibi teklifi reddettim ya ilerde çöpten kağıt toplarken o anı hep hatırlıycam.
böyle aklı sıra kendi yolunu çizip de "bişeyler yapıcam lan ben!" diye yola çıkmak. ama özlü bir sözde dendiği gibi " o yol bayır aşşaağııı.."
"hasss..." diye "der untergang" gibi tepetaklak olmak var.
lakin ne kadar kıç üstü düşersem düşeyim bu eblek gülüşüm var ya hep ağzımı yüzümü kırasım geliyo. fakat ki, en azından denedim. bir kez daha güneşe çok yakın uçtum.. gibi
fakat nihayetinde daima başka bir yol bulunabilir..
bi de dahi anlamındaki "eroy" ayrı yazılır tabii o da var. bu yazıda geçmiyor.
Çarşamba, Ağustos 06, 2008
Kategoriler:
Benim Ben,
The Greatest Hits.
Yazan Çizen:
eroy
İstanbul da Constantinople da güzel isimler. İstanbul not Constantinople şarkısını veyahut İstanbul pas Constantinople şarkılarını Nevizade'de bir yaz veya bahar akşamı şarap, rakı ya da Türk kahvesi içerken yanında sigaranın eşlik ettiği anlarda dinlemek ne büyük keyiftir. İstanbul'a döneyim hele bir. Aşığım ben ona zaten.
Yaren eşliğinde beraber Beyoğlu'nu arşınlamayalı ne kadar çok oldu. Bir yarensiz ne kadar çok oldu. Güzel zamanlar... yahu ne kadar çok oldu.
Bir yılanı öldürüp içinden canlı haldeki kurbağa'yı kurtarmak herkesin başına gelmez hayatta herhal. Hele ki, büyük yılandan büyük kurbağayı, küçük yılandan da yavru kurbağaları kurtarmak.. National Geographic ekibinde bile benim yaptığımı yapanı bulamazsın sanırım. İndiana Jones muyum neyim.. Bir anlık "vay ben ne adamım masturbasyonu" işte..
Kotumu ve Mp3 player'ım kulaklık kablosunu kene ısırdı ne yapayım peki? "I can never die.." diye bir şarkı da yok değildi.
"Rusya'ya gidip herşeyi, herkesi geride mi bıraksam" dedim. Bilmem ki.. hala teklifi düşünmekle geçiyor geceler.. Bir atasözünde de değinildiği gibi "from russia with love.."
Aston Martin mi yoksa Maserati mi diye düşüneceğim günler de var aslında. coming soon belki.
İnsanlık tarihinin en büyük icadı kesinlikle fransız öpücüğüdür. Ben bunu her platformda savunurum arkadaş!..
Ben dersem ki "sen bilmiyorsun" sen de "ben bilmiyorum" diyorsan. Hadi beni dışarı çıkar..
Büyük büyük yağan yağmur damlaları altında uçsuz bucaksız yeşilliklere, gri bulutlara, şimşek, yıldırım ve gökgürültüsü olaylarına "singing in the rain" ile eşlik edince hayatta huzuru yakalarsın bence. Bir de sesim güzel olaydı.
Gün gelir de dünyayı ele geçirirsem eğer.. Edirne'yi haritadan sileceğim. Çok şey kattı bana, hayatımı değiştirdi tamam kabul ediyorum ama geride iz bırakmamak lazım.
39 saat yemek yemeden durabileceğimi görünce ben nasıl hala böyle yarım dünya olarak dolaşıyorum anlayamıyorum. Bir anlasam bugün New York yarın tüm dünya!..
Cuma, Temmuz 25, 2008
Kategoriler:
Benim Ben.
Yazan Çizen:
eroy
Böcek ne kadar büyükse, o kadar korkutucudur. Ne kadar korktucuysa, ısırdığında oluşacak olaylar aynı oranda acı vericidir.
Google Earth'ten evimi bile görebiliyorum lan! Onu bırak burda ova ortasında, hatta git dağ başına görebiliyosun buram buram Anadolu'yu. Google Earth, dünya tarihinde yapılmış buluşlar arasında kesinlikle 19. sırada yer alıyor.
Kesik yaralara kolonya döküp, dezenfekte edeyim derken ömrümden ömür gidiyor, mikrop kapıp hastalansam, ömrüm o kadar azalmaz.
Keskin şeyler, çok kesici oluyor. Pamela Spence cinsellik için "güzeller olan herşey gibi bu da artık çok fazla kurcalanmamalı" demişti. Onun bu sözünden ders alıp keskin şeyler fazla kurcalanmamalı.
Vücut sıcaklığının üstündeki bir sıcaklığı barındıran herşey sıcaktır.
80-90 derece civarları ise çok sıcaktır.
Üç haneli sıcaklıklar için artık söylenecek bir söz kaldı mı bilmiyorum.
İnsan derisi hemen yanıyor yahu. Bi gıdım mukavemet yok. Aynı şekilde hemen de kesiliyor. Saha çalışmasında olduğumdan, hergün bir yerim kesiliyor. Ben mi dikkatsizim bu kadar yoksa dünya giderek daha mı tehlikeli bir yer oluyor her geçen gün arada kaldım. Alet, edavat ve sıcak şeyler asla benim kontrolüme verilmemeli gibi sanki.
Hergün pick up kullanmaktan, iyice sanayi mahallesi insanı havasına büründüm. Arkadaki kompresörle herkese de hava atıyoruz. -Duyduğun en geyik espri mi? Evet-
Buradaki ortam, gittiğimiz yerler ve hatun kişiler ne kadar güzel olursa olsun, arkada kompresörü olan bir araçla şansın sıfır. Şimdiden söyleyeyim de.
Pamela Spence bugün evlenelim desin, sabahı beklemem.
Aynı şekilde Avril Lavigne de olur yani. Efes ponpon kızlarının bir tanesi hariç hepsinde ve daha ismini vermek istemediğim daha niceleri ;p
Güneşlenip yandıktan sonra, derin soyulur ya ne kadar garip değil mi, kendinden parçalar kopuyor, giderek parçalanıyorsun gibi. Hiç sevmediğim Teoman'ın dediği gibi paramparça.. O değil de yılan gibi deri değiştiriyosun resmen. Bunu bana ne kadar garip geliyor anlatamam.
Az önce kolonya için ne dediysem aynısı yarabandı için de geçerli. Yarabandını çıkarırken ömrümden ömür gidiyor.
Dün mesaj yazarken üzerime devrilen şemsiyeyi tek elimle tuttum, hiç bozuntuya vermeden de bi yandan yazmaya devam ettim. Etrafta ne kadar insan varsa hayranlık duydu bana, vay ne adam bakışları arasında süper kahraman muamelesi görürken, bir anda dünyanın en yüzeysel adamının hisleriyle "vay ben ne adamım!" moduna giriyorsun..
Pazartesi, Haziran 30, 2008
Kategoriler:
Benim Ben,
The Greatest Hits.
Yazan Çizen:
eroy