Takıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Takıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

heyecanlı dakikalar

Birbirinden dehşetli maceralarla dolu hiç ölmemiş bir hayatın içinden geçerken ardı ardına gelen tamlamaların giderek takibi zorlaştırıp can sıkan durumlarının sona erdiğini duymak seni ne kadar mutlu ettiyse beni de bir o kadar mutlu etti. ben şunu anlatamadım ki anlayasın. sen diye hitap ederken seni çoğunda saplantılı eski bir sevgili sananların sayısını bilseydin ben de şaşırırdım inan. aslında sen derken okuyanı kastediyorum ben. bu cümleyi söylemek için aylardır bekliyordum önceki söyleyişimin hemen ardından başlayan bir bekleyişti ve yaşandı bitti. ohh.. artık hayatta her istediğimi yapabilirmişim gibi geliyor.

saplantılarım var belli belirsiz. sandığın kadar süper biri değilim. mükemmel biri olmam yetiyor bazen. geri kalan zamanları da zaten bunu fazlasıyla telafi edecek kadar şapşallık yaparak geçiriyorum. mesela neden çalışmıyorsun, şunu yapmıyorsun aylar oldu nerdesin gibi sebeplerin arkasında ya evde kitaplarımı düzenlemem gerekiyordu o iş bitmeden içim rahat etmezdi hep gözüm arkada kalırdı gibi tokat yememe sebepler oluyor. bi kere tokat yediğin kız olduğu sürece bir erkek için fazla problem olmasa gerek. olmasın da. olur olmaz o sana kalmış.

bütün sorunlarımı atlattım. lan ben bile inanamıyorum. aslında haftaya belli olsa o zaman atlatmış oluyorum ama o zamana kadar süpersonik hazırlıklarım devam etmeli ki zirveden giriş yapayım. o kadar heyecan doluyum ki bugün uyudum o yüzden. mutlu olunca uyumak çok güzel. uyanabiliyorsun presto! diye.

ben bu işi yapmak istiyorum. bir sürü şey var. sırıtmaktan kaliteli yazının dışına taşalı çok oldu sen de farketmişsindir zaten. havada zehirli partiküllerin uçuştuğu bir yerde gökkuşağı görüyorum neredeyse. polianna (doğrusu bu değil tdk'ya filan bakmak lazım) beni görseydi evlenmek isterdi şu an. her yeni başlayan macera.. heycan dolu çilek kokar.. diye şarkının özü sözü bir anafikrinden ayrı ama hayat dolu. süperim şu an!..

Dünyanın durduğu gün..

Hüzünle basılan piyano tuşlarının sesleri arasında kaybolup giden günler, en yükseğe çıkma şansı için beyhude gibi gelen çaba, bir anda ortaya çıkan heyecanlar, sonrasında hayal kırıklıkları, keskin kahvenin içine çektiğin kokusu ve sigara dumanının içinde, alkolden güçsüz düşen beden, yorgun bir zihin, en çoğuyla yetinmek bile zorken en azına kaldığın, aslında aynada gördüğün, düşündüğün, hayaline kapıldığın illüzyon. Sahne sonunda seyirciye selam vermeden çıkmak zorunda kaldığın gösteri gibi, yarıda kalmış, başarısız, umutsuz.. Dünya benim için hala dönüyor bile diyemiyorsun. Herşey durmuş, sabit, yıkılıyor üstüne.. Kaçacak yerin yok bundan.. Tüm bunlar olurken elinde olan tek şey sağlam bir kalp... Atmaya devam ettikçe kendine yeni bir dünya yaratabilirsin. Evet, Olimpos'tan kovulan bir yarıtanrı için daima başka bir zirve bulunabilir. Kendi dağını kendin yaratmak zorunda olsan bile.. Oradan aşağıya baktığında herşey daha basit görünene kadar kısır bir döngü gibi çaresiz, Atlas'ın dünyayı sırtlaması kadar zor..

Zamana karşı omuz omuza..

Şimdi diyelim ki yarın sabah 11'de buluşacağız. Hemen yüksek anatiliğe sahip olduğu Loreal Paris Laboratuarlarında deneylerle kanıtlanmış zihnimin içinde sanki hani Milka reklamlarında küçük böyle ne olduğu konusunda fikir buhranına girdiğim şeylerin çalıştığı atölyede mesai başlıyor. ( Bi de onlar hakkaten nedir yahu? Sincap, rakun, porsuk, kunduz ve isviçre çakısı ;p arasında gidip geliyorum)


Şimdi saate bakalım.. Saat 20:47 . Şimdi benim yarına hazırlamam gereken rapor, afiş, sponsorluk faaliyetleri dosyası gibi türlü türlü şey var. Salı gününe İmal Usulleri ödevi var ki şu an Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümünde okuyan ve bu dersi alan herkes tam bir İmal Usulleri Ödevi Çılgınlığı yaşıyor. Herkeste bir telaş. Ben daha hiçbirşey yapmadığım için bir bohem ve tedirginlik birlikteliği birarada. Hadi yapayım dedim. Pense denk gelmiş bana. Nasıl imal edilir, malzemesi vs. şeyler yazmam gerek. Türkiye ve dünyada pense üreten firma avına çıktım. "Yahu nasıl yapıyorsunuz şunu bi söyleyin gözünüzü seveyim.." diye mailler attım. Lan Çin'e bile mail attım ya. Numunelik davranışlarım var benim :) Şirket sırrıdır diye vermeyen oldu. Sanki kendime pense fabrikası açıp rakip olucam yahu. Ne yapıyosunuz yaparken. Hatta o da değil yani bu pensenin ilk böyle parça demirken filan dövülüyor filan fişmekan işlerini ismini sordum. İlerde ben öğrencilere hep destek çıkıcam böyle olmıycam.

Neyse ödevi yap yap bitmez zaten. Pazartesi sınav haftası başlıyor. Al eline kuponu ara Nalkaponu!.. Salı günü tarihimin en önemli günlerinden biri olacak zira artık iş hayatına giriş yapıyorum. Çok acayip gelişmelerin olmasının yanısıra büyük hayalkırıklığı da olabilir. Neyse farketmez gibi kasa hep kazanır çünkü :) Şaka bir yana çok önemli. Çok o kadar önemli ki anlatamıyorum çünkü ticari sır :p

Bunlardan kurtulursam Haftasonunda ehliyet sınavına gireceğim ki bugün ilk kez sürdüğüm arabayı GTA oynar gibi kullanınca yanımdaki hoca sana hayatta ehliyet vermezler dedi. Bugün şunu öğrendim ki araba kullanmak, araba yapmaktan zor. Kısmet işte.

İşte neyse çok iş var bunları geçelim daha fazla kafa karıştırmayalım. Yarın 11'di değil mi. Şimdi ben gece 5'te yatsam 4 saatlik uyku periyodunu tamamlamak gerek çünkü. Yalan ama ben kendimi kandırıyorum neyse. 9'da kalkarım önce elimi yüzümü yıkamaya gitmeden bilgisayarı açarım ki elimde kahveyle döneceğim için hazır olsun herşey. Gerçi yatmadan önce baktığım yerler ben uyanana kadar ne kadar değişmiştir orası ayrı. Duş, giyinme derken şimdi saati düşünelim. Taksim'de buluşacaksak. Yarım saatte giderim.10:30 iyi ama evden metroya yürümek 4 dakika desek geriye 26 dakika kalır. Ha Galatasaray Lisesi önünde buluşacaksak bu zaman yeterli. Ya iki dakika erken çık illa nedir bu tam zamanında gitme sevdası. Biliyorum bak ben gidicem metro istasyonuna orda bi sigara içeyim diycem nasılolsa çabuk geçiyor derken en bir metro kaçırıcam. Aksaray'dan otobüsle değil de dolmuşla gelirim süper hızlı olur. en iyisi 10'da çıkayım ben. Yarım saat erken gidersem danışmanda otururum (Emir Beyim sağolsun ;)) öyle geçer. Bak geç kalıcam zamanı düşünürken çık evden. Laaann yarım saat daha mı uyusam :) bak eveet. ne güzel olur ha. 9:30'da hatta 9:45'te kalkarsam zaman yeter. Yeter yeter.. Hmm.. Tamam oldu. 10'da kalkıyım ben yarım saatte hazırlanır çıkarım. Yeter tabii ya. Kahve içmesem zaman kalır. Hatta dur 5 dakikada duş alsam herşeye zaman kalır. Eureka! Hakkatten tamamdır bu iş. Ya da 12 gibi yatayım sabah 6'da kalkayım hem yarım saat koşarım, sonra da işlerimi yaparım. Hmm zor lan.. Yok en iyisi 10:20'de kalkıyim 5 dakika duş 5 dakika da hazırlanır çıkarım. Aha düşünürken uykum geldi. Hemen yatayım yarın döndükten sonra yaparım işleri hem dinlenmiş hem de stres atmış olurum ooh mis gibi. Beynim yandı ya düşünürken. Bu kadar da olmaz ki bi insan kendi üstüne bu kadar gelmez ;p
Tamam ben hiç yormayayım kendimi ne zaman uykum gelirse yatayım ama çok yoğun yahu. Yoruluyorum ben de insanım. Gerçi yine de hiç birşey yapmıyorum gibi ama dur neyse kafam karıştı. Sağlıklı düşünemiyorum. Zaten yarın 11'de biriyle buluşmayacağım. Yok öyle biri işte.. Olmasını istesen de olmuyor.. off dur yine kafam bulandı. Lost'un 10. Bölümü çıktı değil mi? Önce onu izleyeyim sonra oturup çalışırım. Zaten Sabah 9'da gidip yaptığımız arabayı alıp başka biryere götüreceğim sonrası yine yoğun. Ne güzel ama yoğun ama hergün ayrı bir heyecan :) hoşuma gidiyor. Boş boş oturmaktan iyidir. önümüzdeki 10 yıl içerisinde Forbes'a çıkacağım lan!.. ehehe olacak bu :)

1 Mayıs! Neşe doluyor insan..

Venceremos! Venceremos! diyip meydanlarda dolaşmak da enteresan olurdu da. Kavga dövüşten ve bu tür eylemlerden hep uzak oldum ben. Evde oturur Inti İllimani dinlerim, Buena Vista Social Club'ın hastasıyım ama bu teorik çalışmaları pratiğe dökmeye hiç niyetim yok zira yarın öbür gün dev bir şirket kurup viva la capitalism! diyecek olduğumdan ;p kendimi yalancı çıkarmayayım :)

Okulun yarısı bitiyor. Yarısı dediğimden kasıt bir bölüm bitiyor sonunda. Geçmiş zaman olur ki'de yaptığım hatalardan mütevellit (ya da mütevazi mi olacaktı yoksa ;p) bir türlü kıramadığım kısır döngüyü sonunda kırdım. Bundan sonrasında herşey daha zor olacak orası kesin. İşe gitmediğinde mesela bugün işlediğiniz konuları senden fotokopi çektiririm yok artık. Bu arada bu kadar fotokopi manyağı olmadan önce mesela 1. sınıfın güz döneminde ben çok iyi not tutardım. Allahı var şimdi de istediğimde iyi not tutarım Bu konuda ilk 4'e girer finalfour oynarım. Sonra ikinci dönem fotokopinin icadıyla bıraktım artık. Yarı tutar yarı tutmaz oldum. Şimdilerde yine gerektiğinde elim kaleme gidiyor ama sadece gerektiğinde. Zaten son an gelip de gerekmedikçe olmaz hiçbirşey şans yaver gider heryer bağ bahçe olur. Eski bir çin atasözü de der ki şans hazırlıklı olanın yanındadır. Bir de merak ettiğim birşey var ki o da hiç yeni çin atasözünün olup olmadığı. Yani çin tarihinin bir döneminde söylenmiş bunlar öyle kalmış. Romalılar zamanında filan da acaba eski bir çin atasözü der ki.. diyalogları geçer miydi. En güzel sözleri söylemede ilk 3'e rahatlıkla girebilecek olan Romalıların sözlerini güzel kılan şeylerden biri de acaba latince söylenmiş olmaları mı bilmiyorum ama hem içerik hem fonetik olarak güzel. Bir de "in vino veritas" var ki "gerçek şarapta yatar" der. Doğrudur sever sayarım. Bunun üstüne ortaokul veya lisede olsaydık ben de Türkçe öğretmeni olsaydım kompozisyon yazdırırdım. Ertesi gün de soruşturma açılırdı hakkımda kovulurdum. Aman yaa..

Those were the days.. diyip geriye bakmıyorum. Çünkü geçmiş zaman öyle birşey ki unutup, ders almazsan şimdiki zamanı, geleceği yokedebiliyor. Çok da hatırlarsan yine aynısını yapıyor. Yok buna izin vermem ben. Şimdiki zamanda çok sevdiğin birini geçmişten gelen karanlık yüzünden ulaşamamak, o karanlık onun ışığının seni aydınlatamaması ne kadar acı vericidir. Yok uzun zamandır ben master of depression modundan çok uzaktayım ama fani dünyanın diğer problemleri çok kendimi veremiyorum hepsine. Sonra dün konuştuğum ki beni hayatında ilk defa gören bir insan kendini çok dağıtmışsın böyle gidersen birkaç yılda tükenirsin koparsın hepsinden dedi. Nereye gideceğine neyi yapacağına karar vermediğin için bu kararsızlık seni yer dedi. Doğru dedi. Ben de biliyorum. Aslında çözümünü bilmediğim hiçbir problemim yok benim de. Çözmemek işime geliyor sanırım ;p

Sen hiç şizofren oldun mu? Sorusuna "az kalsın dün sabah oluyordum" yanıtını veririm. Sabahın 6'sında uyanmak zor. Tabii 3:30'da yattıktan sonra daha da zor oluyor. Uyandığımda hiçbirşey yok, alışılmışın aksine dinç de kalkmışken ya biraz daha yat sen sesi kulaklarım da. Sonra uyanıyorum biraz daha iyidir. Tekrar yat.. Nereye kadar? Benim bir manyaklığım zamanla ilgili de onu sonra yazayım size. Mesela yarın. Banyodayken artık ya kim girecek duşa ne güzel yatsana düşüncesinden sonra "Ne oluyor bana yahu!" diyip sanki bir bohemden uyandım :) Az kalsın Fight Club'daki Tyler Durden gibi oluyordum da zor kurtuldum. Şimdi bu cümleyi yazarken keşke kurtulmasa mıydım da diyorum :) Hayata bakışımız aynı da işte benim bi hayali arkadaşım eksik o kadar ;p in tyler veritas..

Bugün 1 Mayıs İşçi Bayramı. Biz daha öğrenciyiz ne işimiz var dedim. Ha okulu bitirin işe girin hele bi işçi emekçi olun ondan sonra gidin ne yaparsanız yapın :) Barbaros'un aşağısına ineni polis, yukarı çıkanı da göstericiler dövüyordu geçen yıl. Beşiktaş'ta kalmakla akıllık ettim yoksa yolumun üstü savaş alanı olacaktı sabah. Ben kesin Beşiktaş'a taşınmalıyım diye de yine içimdeki tyler durden dürtüyor. Hele bi işe girelim bakarız artık. Ne güzel güzel aşağıya inip sahile inip gemileri saysaydık. Hayat ne garip vapurlar filan diyip gülseydik.. "-dik" i çıkar -sek koy. Şimdiki zamana, gelecek zamana bakıyoruz artık ;)

Ben sıcağa sıcak demem elim yanmadıkça

Sıcaklığı benim vücut sıcaklığımdan bir veya bilemedin 3,5 derece fazla olan herşeyden çekinirim. Elimi yakar, koluma sıçrar, ağzım, dilim yanar, hatta bazen (genellikle de sabahları) çayı ilk içtiğinizde dilinizde garip birşey oluyor ya ondan irkilirim ben. Elimle 15 santigrat derecenin üstünde bir sıcaklıkta olan nesnelere dokunurken çekingen davranırım. İnsan vücudu 36,5 derece zaten insana dokununca elin yanıyo mu manyak diyenlere de beni böyle sevin diyorum. Çizgiyi geçen her top gol değeri kazanmaz ki.

Eliyle çok sıcak şeyleri ki bunlar ince belli bardaklar, çaydanlıklar, tencereler, tencere içinde kalmış metal alaşımlı kepçe veyahut spatulalar, tavalar, fırından yeni çıkmış ekmek, poğaça hatta simitleri hiç zorlanmadan, sanki cornetto tutarmış gibi rahatçasına tutan insanlardan da çekinirim. Nasıl oluyor da elleri yanmaz, hiç mi canları yanmaz, can acısı nedir bilmezler, nasıl bir irade, nasıl bir fizik-kondisyon aman allahım.. İnsan değilsiniz siz ha.. Benim elim yanar. 32 tane elbezi, peçete veya kıyafetimin kollarını ellerime siper ederek tutarım ancak. Okulda çay alırken iki bardak üstüste alırım, farım da açık olur yolum da!..

Evlerde eskiden sobalar vardı hatırlıyor musunuz bilmiyorum. Onun yanına yaklaşma tehlikesi hep olurdu. "Crime Scene Do not Cross" (Türkçe meali: Suç Mahali, sarı çizgiyi geçmek tehlikeli ve yasaktır. Gereksiz kullananlar hakkında hukuki işlem yapılacaktır.) gibi sarı bir şerit çekmedikçe ki çeksen neye yarar çocuğa daha ilgi çekici gelir hatta. Hep ürkerdim o sobadan, bi yerim değse nasıl olur diye felaket senaryolar filan.. Ben çocukken yazısı konusu gibi işte.

Ütü mesela acayip tehlikeli, gerekmedikçe eve sokulmaması gereken bir tehlike çemberi bence. Yeni ütülenmiş birşeyi çıplak ten üzerine giymek ilginç bir deneyim. acıtıyo..Manyak mısın giyiyosun. Hiç mi sıcak yakmıyo seni insafsız.. Ben oynamıyorum ya!..

Ama hayatta en sevdiğim 4562123 şeyin arasında kesinlikle kibrit var.

Ben Çocukken No.3

Ben bayağı bir küçükken hatırlıyorum da altın para şeklinde çikolatalar vardı. Ben biraz büyükkenki zamana kadar da bu devam etti. Şimdi hala var mıdır merak ediyorum. Gerçi varolduğundan şüphem yok ama taşrada, köy bakkallarında filan vardır artık sadece. O çikolatayı asla yemeye kıyamazdım sanki onlardan 100-150 tane biriktirsem bir servetim olacaktı. Onların para yerine geçmediğini biliyordum ama Varyemez Amca'nın çizgi filminde o altın paralarla dolu kasasına atlayıp içinde yüzmesi altın paralara karşı bir sempati, bir sahip olma isteği doğurmuştu ister istemez. Küçükken insan herşeyden daha çok etkileniyor. O çikolata paraları alıp biriktirsem evde odamda eriyecekler ve bu da beni hüzne boğacaktı. Buzdolabında saklama fikri neden hiç aklıma gelmedi bilmiyorum. Çocukken biraz daha az basıyordu kafam. Ama bir de çikolata yemek içindi biriktirmek için değil bak ona kafa basıyor hatta içini yedikten sonra kabını tekrar birleştirip saklamayı düşünsem de içindeki o boşluk asla eski tadı vermiyor. İçimizdeki o tatlılığı bir kez kaybedince o boşluk ne kadar da büyük olur ve dolmazmış o zaman keşfettim.

Annem bankada çalışırken yazın bankanın kampına giderdik Silivri'de. O zamanlar 3-4 yaşlarındaydım. Benim yaşlarımda bir kız arkadaşım vardı. Sonra bu birkaç yıl sadece kamptan kampa görüşmeyle devam etmiş sanırım. İlk aşkım o diyebilirim. O kadar seviyormuşum ki daha o sıralar dünyaya gelmek için gün sayan kardeşime, kız olursa onun adını vermek için pek bir baskı yapıyormuşum. Kardeşim erkek olduğunda da adını ben koymuşum gerçi orası da öyle. Anne babama o yaştaki veledin lafını dinledikleri için kızsam mı yoksa beni adam yerine koydukları için gidip bir kez daha sarılıp sevsem mi bilmiyorum. Gider sarılırım akşama. Adı Serap'tı. Yanlış hatırlamıyorumdur umarım zira eski albümlere bakmayalı çok oldu. Bir daha hiç görmediğim için adı gibi bir serap misali son kez görüşmemizden sonra bir daha göremedim. Fotoğrafı kaldı bende salıncakta beraber sallanırken.. Çocukluk aşkı işte. Birbirimizi görsek de tanımayız, o zaten bunu hatırlamıyordur ama işte ne biliyim seneye görüşürüz diyorduk bir insan sevgilisine seneye görüşürüz derken bu kadar rahat olabilir mi ya da sevgili bu kadar serin kanlı olabilir mi çocukluk işte. Zaman kavramını tam olarak kavrayamadığı için acıdan uzak.

Yine zaman benim 6-7-8 yaşları arasında gidip geldiğim yıllar. O zamanlar G. I. JOE oyuncakları çok gözde ve bombalama olayına kadar her hafta sonu Galeria'ya giderdik. Orada büyük oyuncakçılarda görmüştüm G. I. JOE'nun çok güzel bir oyuncağını o zamanın parasıyla 250 bin liraydı. Babama sordum alalım mı diye hergün ben sana bin lira vereyim biriktir alalım dedi. 250 gün ediyordu sadece babamdan aldıklarımla buna ailenin geri kalanından alabileceğim harçlıkları eklersek hele bir de araya bayram filan girerse ben bu oyuncağı 3 ayda alırım.. Asla alamadım.. Sonra para biriktirirken başka şeyler istedim, biranlık heveslere kapılıp büyük amaçtan vazgeçtim. Sonra çabuk unutmuş olmalıyım ki ancak bugün hatırlıyorum.

Serap sana bakarken salıncaktan düşmüştüm bak onu unutmuyorum.. İlk aşk acısını kalbimde değil beynimde hissettim. Ama pişman değilim. Sevdiğim insana bakmak kadar güzel birşey var mı ki? Ama bu kadar zor olacağını düşünmemiştim ki hiç. Aşk her zaman böyle acı verici ve zor mu olmalı. Bunlar bir yana o güzel heyecanı tatma ne kadar güzeldir, ne kadar vazgeçilmezdir. Bugün olsa yine seni görmeye çalışırken düşerdim... Sen serap olmayacaksın ama ben hala benim. Salıncakta kendi başına sallanamayacak kadar beceriksiz, sevgilisine bakmak için düşecek kadar şapsal...


Ben çocukken olan diğer olayları merak ediyorsanız.
Ben Çocukken No.1 burada
Ben Çocukken No.2 burada

Beni Benden Alanlar No.2

Birçok şey beni benden alır götürür. Beni alır kucağına elini de belime sarar derecede gibi sanki ama ordaki mutluluğun mutlak değerini sinir, stres, korku gibi negatif bilim etkenlerine dönüştür al tamam olsun.

Pinhani mesela, çok güzel şarkı yapıyorlar ve gerçekten seviyorum zira bir yazımda nice zaman önce 2006 Barışarock olması gerek sanırım oky ile gittiğimde ilk kez dinlemiş ve gayet de beğenmiştim. Anima'yı da orada keşfetmiştim ama neyse yeri değil şimdi. Nasıl desem tam da sevgililer arası ilişkilerin müziği yapıyorlar. Ellerine sağlık. Geçen yıl Hidromobil '07 sebebiyle bulunduğum ve yine çok sevdiğim Ankara'da bir devlet yurdunda kaldık. Neresi olduğunu bilmiyorum ismi aklımda değil ama şöyle tarif edeyim CHP Genel Merkezi'nin orada Ankara-Eskişehir veya Konya ikilisinden biri yolu üzerinde birkaçyer daha vardı referans aldığım ama aklımda değil şu an afbuyurun. O yurt, benim hayata bakış açımı değiştiren yerlerin başında gelir. Bugün bile arkadaş buluşmalarında, içki sofralarımızda yer bulur buranın anıları. Hah işte o yurdun bir de kantini var. Acayip bir insan bakıyor oraya. Çok acayip ama yani nasıl desem şiddet ve ahlaki sınırları aşan içerikli kelimeler olmadan anlatamayacağım bir adam. Deli diyelim gibi biraz. Neyse onunla ilgili anılara sonra değinelim. Yeni bir de paragraf açalım.

Biz bu kantine her gece gittiğimizde ya bitkin bir halden kurtulmak için bize kızgın sulardan serin sulara atlama tadını veren, yeniden hayata bağlayan duş seansının ardından ya da yorgunluktan hemen yatmadan birşeyler yiyelim diye giriyoruz buraya yemek yiyelim kendimize gelelim uyuyalım ya da gecenin bir başka saatinde tekrar çalışmaya gidelim diye yola çıkalım gibi seçenekler olacak sonrasında. Bu kantinde hep Pinhani çalan bir dizi oynuyordu arkadaşım! Televizyona bakacak, bakıp da birşeyler anlayacak derman olmadığından mıdır yoksa tamamen ihmalden mi bir de üşengeçlik var tabii "Pinhani dizisi" diye akıllarımızda yer etmişti. Sonradan öğrendik ki dizinin adı "Kavak Yelleri" imiş. Ama niye başından sonuna aynı şarkılar 5 kere tekrar tekrar çalıyor bir anlam verememiştim. O yorgunluğum aklıma geliyor Pinhani'den bir şarkı duyduğumda. Bir de o zamanlarda hakimiyeti altında olduğum "vay ben niye yalnızım ben sevgilimi istiyorum!.." ruhsal durumunun da bu sevgiliyi hatırlatan şarkıları sevmememde katkısı var. Şimdi de aslında biraz var o yüzden şimdi de uzak durmakta fayda görüyorum. Beşiktaş'ta ne zaman gece sahilde sevdiğim insanla kimselerin olmadığı bir anı her saçmaladığım zaman gittiğim yerde paylaşırım o zaman Pinhani tekrar hayatıma girer. Yoksa şimdi bana yorgunluk ve acıdan başka birşey vermiyor. O kadar tatlı ki canımı acıtıyor. Bir yastığın insanın bir yerine batması kadar saçma bir duygu benim hissettiğim. Son kurduğum cümleyi ben de beğendim.

Yoksa Pinhani seviyorum. Yani sadece kötü anıları hatırlatıyor. Gerçi hiç kötü değil aslında bu yıl da gitmek için sabırsızlanıyorum. Pinhani'yi de hiç rahatsız olmadan dinlemek istiyorum aslında. Keşke o zamanlar gelse... Bu sendrom bizim takımımızın çoğunda var. Bir nevi Amerikan filmlerinden görmeye alıştığımız Vietnam Gazi'lerinde görülen bir sorun. Hani olur ya Rambo'nun önünde ocağı yakarsın aniden aklına Vietnamlı generalin ona yaptığı işkence aklına gelir delirir aniden ocağı filan devirir. Öyle birşey gibi. Vietnam Sendromu.

Pinhani'ye bu kadar güzel şarkı yaptıkları için tebriklerimi yolluyorum. Seviyorum onları gerçekten ama işte olaylar öyle bir gelişti ki severek ayrılanlar gibi olduk. Affedin beni.

Olur da daha önceki Beni Benden Alanlar'ı merak edersiniz No 1 burada. Zaten bu da ikincisiydi.

Ben çocukken.. No.1

Uyurken sırtım yukarı gelmeden uyuyamam ve bunun sırtüstü mü yoksa yüzükoyun yatmak mı olduğu konusunda kendi kendimi yer dururum. Yani sırtüstü desek tamam işte sırt üstte kalıyor o zaman bu ama sırt üstü derken yani sırtımızın üstüne mi yatmak oluyor. Diğer taraftan yüzükoyun yatmak olmuyor mu hani yüzü koyuyorsun sırt üstte kalıyor ama bu o zaman sırtüstü olmaz mı? başım ağrıdı tamam yahu.. Yat uyu işte ne bu kadar sorguluyosun. Beyin aktivitesi yüksek olduğu zaman yönlendirecek birşey bulamazsan işte böyle yüzdü koyundu sıyırırsın kafayı :)

Yatarken kolumu yastığın altına koymazsam uyuyamamak gibi bir hastalığım var. Diğer türlü nasıl yatarsam yatayım olmuyor. Bütün gece tavanı izleyebilirim uyumadan. Bunun temelinde de çocukluğa dönmek gerek (aynen filmlerdeki gibi! iniyoruz çocukluğuma bakalım neler çıkacak:) ahaha ben çocukken çok acayip şeyler yapmıştım hatırladıkça gülerim :)) Neyse ayrı bir paragrafa geçelim burası doldu.

Bunun sebebi benim bundan uzun yıllar önce 3. dereceden güneş yanığı olmama dayanıyor. Yani 3. derece yanık demek yangın sırasındaki yaralanmalara denk geliyor. Bilmeyen vardır diye dedim. Bir süre üstüme hiçbirşey giyemedim sadece gazlı bezden yapılan böyle çok hafif (üstüme hafif bişeyler giyip geliyorum gibi) bir kıyafet ile Anakin Skywalker modunda dolaştım. Sırtımın üstüne de yatamadığım için sırtım yukarıda kalacak şekilde uyumaya alıştım diğer türlü yattığımda sırtımın acıması bende davranışlarda şartlandırılmaya sebep oldu. Hani flütle (flüt değil miydi yoksa? neydi tam şimdi aklıma gelmedi) dans eden horozları eğitmeleri gibi. Nasıl mı? Bir metal tepsi üstüne horoz altına da ateşi koyarsınız müzikle beraber tepsi ısınacağında hayvanda şubidi bappabap tadında sıçramaya başlayacak ve bundan sonra her aynı seste tepsi ısınacak çarşı karışacak.. hissine kapılıp zıplamaya başlar. Yani bir açıdan da Pavlov'un köpeği.

Bu yüzden kolumu yastığın altına koymadan uyuyamam. Bu sanki benim güvende olduğumu bana söyleyen birşey. Otobüs ve metroda uyuya kaldığımda bile kolumu başımın altına koyacağım neredeyse. O kadar da arsızım işte. Bir de Jennifer Lopez gibi kalça olunca çok da komik oluyor uyurkenki görüntüm. Ben Amerikan hapishanesine düşseymişim mutlaka birinin karısı olurmuşum. Bunu bana çok sevdiğim bir arkadaşım demişti. Yuh diyorum artık ayıbın da bir sınırı var :) Ben oradan Prison Break 3. sezon 9. bölüme kadar gelmiş biri olarak yarım saat kırkbeş dakikaya kaçarım gibi külliyen yalan bir sallamam olabilir. Gerçi öyle bir durumda yapacağım ilk iş ilk köşeye sığınıp ağlamak olur zaten :)

Neyse en azından sorunu ve kaynağını biliyorum. Ama artık değiştiremem gibi geliyor. Tek çaresi denize gidip sadece vücudumun ön tarafını yakmak o zaman diğer türlü uyumak zorunda kalırım. Niye böyle birşey yapayım ki manyak mıyım ben :) Neyse "Ben çocukken.." bölümü eroy'un geçmişte kalmış gizemli noktalarına ışık tutmaya devam edecek..

Bir başlık da siz koyun

Elimde eldiven varken sigara yakmak hem tehlikeli hem zor bir iş. Hava rüzgarlı ise elini daha da yakınlaştırmak zorunda kalıyorsun ama bir anda elin serin sulardan kızgın kumlara atlamış pekin ördeği misali yanabilir. Söndürmesi de zor olur.

Dudaklarım kuruyor soğuk havalarda. Dudak nemlendirici kullanacak kadar metroseksüel ama sürmek zor gelecek kadar üşengecim. Sonuçta her seferinde tam da ortası yarılıyor. Yamuk yumuk konuşuyorum. Birgün tüm dudağıma birşey olacak diye de ürküyorum.

Sakın ola ki evde kendi başınıza yoğurda karıştırılan soslardan yapmaya çalışmayın yani illa ben yapağım diyorsanız tamam ne diyeyim... İşin yolunu yordamını bilmedikçe el sürmemek lazım. Gidin bakkaldan alın bu kadar da üşengeç olmayın canım.

Şimdi havalar soğuk olsun. Böyle hafif rüzgarlı ve yerler de hafif ıslansın bazen de çok ıslak olsun. O zaman bere takan her kız güzel. Aşık oluyorum resmen :) Yarım eldiven de takıp elinde plastik kahve bardağıyla "Merhaba eray. Nasılsın?.." diye sorduğunda "evet ben de seninle evlenirim.." gibi saçma bir cevap verebilirim :)

Herşey yolunda gittiğinde, hiç olmadı birşeyi düşürür kırarım. Bugün 3 saatte bitirme tezi yazdım. Buna karşılık en sevdiğim çakmağım ateş isteyen adamda kaldı. Ama ben biliyordum ki... Kötü birşeyler olmasa olmazdı. Avrupa Yakası'nı da hiç sevmiyorum zaten. Kantinde herkes oturmuş onu izliyordu.

Umbrella şarkısını duyduğumda nedensiz bir üzüntüye boğuluyorum. Üzülüyorum, içimde birşeyler eksik gibi geliyor, ağlayasım bile geliyor.. Ya ben nasıl şapşalak biriyim böyle...

Hergün insan kendini kandırır, kendine yalan söyler, hiçbirşey yapmak istemez, herşeyden kaçmak ister, zaman öldürür mü yahu bu kadar fazla? Nedir yani bunun sonu? Ben de bilmiyorum.

Prestige - Prestij filmi bugüne kadar izlediğim en güzel film. Tartışmak bile istemiyorum çünkü canım sıkkın. Yarın görüşelim bunu...

Bir aslan miyav dedi minik blogger mimledi

Eysean beni çok uzun zaman önce mimlemişti. En son biri beni mimlediğinde herhalde 3.5-4 ya da 9 yaşımda filandım sanırım. Ben de ha bugün ha yarın ha sonraki hafta derken iyice ipe un serdim elbet birgün yeniden karşılaşırız da o günden önce yazayım ki benden iyice nefret etmesin zira biliyorsunuz ki ben kötü biri değilim. Değilim gerçekten.

Bu mimin konusu "Beni deli edenler" imiş. Gerçi ben "Beni benden alanlar" diye bir köşe hazırlamıştım ama olsun şimdi eysean'ı da kırmayayım ayıptır, günahtır.

Bir kere sivri burunlu ayakkabı giyip, takım elbiseye bürünüp de "ulan ben ne adamım ya.." diye dolaşanlara, böyle nasıl desem Kurtlar Vadisi'ni kendine bir yaşam tarzı olarak seçip sağda solda "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye dolaşanlara acayip bir antipatim vardır. Mümkünse hiç yapmasınlar daha iyi.

Mesela ben birgün başbakan veya cumhurbaşkanı olursam ülkedeki tüm şişe biraları yasaklayacağım hani olmadı üstüne zimmetle veya nüfus kağıdıyla üstüne isim veyahut vatandaşlık numarası yazmak kaydı ile verilecek. Çünkü parklarda, yollarda, çayırda, çimende görmekten en nefret ettiğim şeydir kırık cam şişeler. "Biz senin bu ilticai faaliyetçi yüzünü bilmezdik" demeyin ama ben birayı çok severim ki sadece garezim cam şişeleri içip içip kıranlara. Yahu görünce deli oluyorum ben. Tamam bu çok büyük bir ceza olur o zaman cam şişeleri kıranlara onbeş yıl hapis veya 1540 saat kamu hizmeti cezası filan verilmesini sağlayacağım ki benim gibi taze ot görmüş inek misali çimenlere yayılan insanlar zarar görmesin.

İçmeye gittiğimizde hani o çerez tabağına leblebinin hakim olmasına çok gıcık oluyorum. İçi hem tuzlu fıstık ve kaju dolu olsun. Buralar böyle çayıra çimene bulansın. Bir de artık hiç savaş olmasın.

Bir de esas en gıcık olduğum kendini haybeye yere atan futbolcular. Böyle maçta pislik yapan, oyun oynamaktan çok mahallenin mızıkçı çocukları gibi ağlayan ve pislik yapan futbolcuları hiç mi hiç sevmem. Bu alanda Ayhan'a acayip bir antipatim var. Hiçbir zaman sevmedim. Sevmeyecem de. Böyle insanlar çok ezik oluyorlar... Dur dur tamam kişisel hakarete varmasın olay.

Ya bu kadar beni sinir eden şey yazdım bak aklıma geldi hepsi nasıl da sinir stres oldum birden. Ufff.. eysean bi git ya.. diyorum durup dururken sinirlendirdin beni. Neyse sağa sola bi zarar vermeden artık bu yazı yeterli diyorum. Hayat sinirlenmek veya kin tutmak için fazla kısa, bunlara zaman ayırmak yerine sevgilinizi alın pikniğe filan gidin. Hayattan zevk almaya çalışın, sevdiğiniz şeyleri yapın. Hobi edinin filan. Olmadı vapura binin bi karşıya gidip gelin açılırsınız. Bunlar da yetmezse mail atın bana, ben size bikaç güldürcek birşey anlatırım. Deli olmayın böyle şeylere, beni de deli etmeyin :)