1. Gün: Başlangıcın başında

uyandığımda sanki konuşmamız yeni bitmiş gibiydi. uyuyabildiğim zaten 1-2 saat oluyordu onda da sanki başka bir hayat yaşıyormuş gibiydim. bedenim dinlenmeye çalışırken zihnim de savaşmaya devam ediyordu. eski sevgilimle konuşmadım eğer dip not olarak düşmek gerekirse. herkesten farklı biriyle muhtemelen diğer konuşmamızı bundan uzun bir süre sonra yapmayı umduğum biriydi. birbirimize bakarken gözlerinin siyahında beni alevlere atmış gibiydi çoktan, bundan zevk alacağına dair bir hisse kapılmıştım. karşımdakinin gücünü kolay kabul etmem ama beni çoktan ele geçirmişti. konuşurken her cümlede beni başka birşey bekliyordu. sözlerinin keskinliği zihnime saplanan oklar gibiydi. kalbime çarpanları o anda nefesimi kesiyordu zaten bir yandan da düşünmeme bile izin vermiyordu. ya kabul edersin ya da sonuçlarına katlanırsın. seçimlerimin sonuçları kesindi.

istediğim de buydu aslında. sınırları belli bir yoldan gitmek. bir süre için. cama kafanı yaslayıp yolu seyredip düşünmek.. yolculuğun tadını çıkaralım şimdi..

the beginning

tam 45 gün. son gün tekrar görüştüğümüzde sorduklarıma cevap verebileceğini, yapmanı istediklerimi yapabileceğini umuyorum.. sonunda bir amaç için, neden olduğunu anlamak için. başarısız olursan artık bizi göremeyeceksin bir daha. aldığın nefesler gereksiz, söylediklerin anlamsız olacak. kum taneleri akmaya başladıktan sonra geçen geceler ve onları kovalayan gündüzleri saymaya başlıyoruz.

"Live 4 it! Around The Universe in 45 Days" tanrılar hepimizi korusun..

dawn after dark

en zor an. her bitti. zaman durmuş. sen durmuşsun. aklından geçen düşünceler bile olduğu yerde kalakalmış. umut yok. hislerin yok. isteğin yok. kimse yok. ışık yok. kapkaranlık. kendi nefes alışını bile arasında geçen zamanlarda unutuyorsun. son nefes. derinden. kalbini söküyor yerinden. parçaları havada uçuşan sonbaharda ağacından ayrılmış yapraklar kadar üzücü ve mutsuz uçuşuyor havada gözyaşlarının eşliğinde. dudakların aralanıyor. nefes alırken boğazının düğümü acıtıyor canını. sonrasında herşey parlak. ışık delip geçiyor vücudunu. seni kendinden ayırıyor. sesi çığlığını bastırıyor. herşeyi alıp götürüyor. herşey yeniden başlıyor. yeniden. herşeye.

...

Bir dağa çıkıp oradaki sessizliği yırtıp, kulak zarlarını yırtan bir fırtana kadar bağırmak istiyorum. ses tellerim kopana kadar. içim dışına çıksın. boşluk yok olsun. içimdeki sesler artık dışarı çıkmak için vücudumu parçalıyor. aklımın içinde geçen düşüncelerin sesine dayanamıyorum. o kadar yüksek sesliler ki başka kimseyi duyamıyorum. birşeyi hissedemiyorum. söyle aşk neredesin?.. en çok ihtiyacım olduğu anda en güvendiğim şey yok..

gün, bugün ve yarın, hatta sonraki gün ve günler..

Bunun böyle olacağını biliyordum. bugünü daha önceden görüp hiçbirşey yapmamıştım. o zaman bunun tadını çıkarmak en iyisi sanırım. arkana yaslan ve kötü giden zamanların tadını çıkar.. çünkü hayat felsefesi olarak neyi benimsemeliyiz?

Gülümse, yarın çok daha kötü birgün olacak..

Hayat böyle ne güzel.. :) komik aslında..

Live 4 it! Haftanın Klibi


ilk kez konuştuktan sonra başlayanların üzerinden çok da geçmemişti. bir kez denedik. öylesine kötüydü ki aslında orada bir son verilmeliydi. sonra günler ve mevsimler geçti. ilk kez karşılaştığımızda ben hayatımı temelli değiştirmeye çalışıyordum. o ilk günde karşılaştık. konuşurken, geçen zamanda söylediklerinin, ilerisi için verdiği sözlerin gerçek olduğuna inandım. ilk öpücükte daha sevgili bile değildik ama olmuştu işte. herşey bir anda başlamıştı. ve tıpkı başlangıcı gibi bir anda bitti.

aldatılmış gibi hissediyorum. başka biriyle aldatma değil bu. kendi hayallerim beni aldattı. inandığım herşey aslında kendi uydurmamdan ibaretmiş, kendi kurduğum bir dünyada herşeyden habersiz yaşarken, dışarıdan gelen kehanetleri, işaretleri gözardı etmiştim. yalancı bir peygambere inanıp gitmiştim. muhteşem ben... aslında anlatılanların hepsi birer hikayeymiş. yıkılışım da başlangıcım gibi şatafatlı oldu. geride üzülen olduğunu da sanmıyorum. geriye birkaç yosun tutmuş sütun ve buralarda neler yaşanmış' a götüren belli belirsiz taş yollar kaldı. eski bir uygarlık olarak yok olup gitti kendi felaketiyle.

üzerine konuşmak istemiyorum. biliyorum arada bunu inkar ederek satırlarca ağlayan biri olacak. ama sadece satırların içinde dolaşan biri. asla bu dünyaya tekrar gelmeyecek. yok olmuş bir şehri terkedip yeni bir hayat için yola çıktık.

kalbim müthiş kırıldı ya. inandığım herşeyi kaybettim. güzeldi ama buna değer miydi? beni bu kadar kırmaya gerek var mı? gelecek için ne bekliyorduk? ben bundan sonra ne yapacağım? bittim! demiyorum. biliyorum ki dostça içtiğimiz içkilerin sonunda dostlarımla geçen güzel vakitler silip atmaya çalışacak üstümdekileri. güzel birini görüp kalbim onun için atmaya başlayacak ve sevgi tekrar beni benden alacak. hayat yaşamaya değer. bu şarkıları dinleyip akşamüstü sohbetlerine katılmak da. gece yarılarına kadar süren sarhoş sohbetlerinde ayakta son kalan olup eve yine döneceğim. yarın hep olacak. seviyor sevmiyor diye çiçek falı tekrar bakacağım. devam eden bu hislerin içinde herşey geçmişte kaldığında sabah uyandığımda o aptal gülümsememi görecek biriyle bir yerlerde hep mutlu olmaya devam edicem.

nil'in bu ergen gençlere özgü şarkılarından olsun bu hafta.. ehehe tam da bana göre değil mi ;p görüşmek üzere..

sana benden bahsediyorsa

eğer her gece yattığında büyülü düşler sana benden bahsediyorsa, hemen tatlı uykundan uyan, çünkü ben hiç uyuyamam, seni düşündüğüm zaman... ben ki sevmekten hiç usanmam...
bu şarkı sözleriyle geçen iki gece vardı. birinde sana tüm benliğimle aşık olmuştum. zamanı durdurmayı başarmıştık. imkansızdı evet ama nasıl olduysa başarmıştık. sana neler yapabileceğimizi kanıtlamıştım. diğerinde, avuçlarımızdan kayan sevgimiz geri gelmişti. üçüncüsü.. üçüncüsü olmayacak. başlangıcı olduğu gibi bitişi de garipti. güzeldi. anlatılmaya değer bir hikayeydi. sonu da ikimize, yaşadıklarımıza, geçen zamana yakışır biçimdeydi. ayrılan iki insanın birbirini son kez göreceği yere elele gidip. severek ayrılması. terkedebilecek kadar seni sevmiş biriyle yaşamak, hepsi güzeldi. yaşamaya, verdiği acıya, akıtılan her damla gözyaşına değerdi. zorluklarına değdi. hiç bıkmadan, hiç düşünmeden... şimdi uzaklık her zamankinden daha fazla. iyi yolculuklar.. artık bitti.

Bir adım öncesinde kaybolmak

birşeylerin eksik olmasına alışmak gerek. aslında alışmanın da dışında asla istediğin herşeye sahip olamayacağını bilmelisin. "nedir sahip oldukların ve seni mutlu edenler?" sorusuna verdiğin cevapların sayısı ve mutluluğun büyüklüğü seni rahatsız edenlerden büyükse hayat güzeldir senin için evet. bilmediğin ise benim ne hissettiğim. tatminsizliğin nasıl birşey olduğunu olabildiğince çok yaşamak belki de bir insan için vicdan azabı denilen şeyden bile daha kötü. yediğin, içtiğin hiçbirşeyin tadı yok, yaptığın hiçbirşey seni mutlu etmiyor hatta daha kötüsü mutsuz da etmiyor. tamamen hissizleştiğini düşün. "en büyük acı, hiçbirşey hissedememektir." gibi artistik patinaja kaçan zayıf zihinler üzerinde %100 etkili laf kalabalığı cümleleri kurabilirim. hem ben birşeyler söylemiş olurum hem de senin aklına takabileceğin birşeylerin olur. o değil de garip bir his anlatmaya çalıştığım. içinde olup olmadığını bile anlayamazsın. bir yerden sonra boşverip sadece karşındakileri tatmin etmeye verirsin kendini. ben bunu yaptım evet. kendi tatminsizliğimin verdiği boşluğu başkasını tatmin ederek doldurmaya çalıştm. yaşlı bir adamın çocuklara şeker verip, parkta oynamalarını izlemek kadar ümitsiz bir durum. tersine çevrilemeyecek bir durumda sıkışıp kaldığını biliyorsun. kabullenmek istememek hiçbirşeyi değiştirmese de birşeyler yapmadan oturmanın verdiği melankolik hazla, sonuna kadar savaştım demenin onuru arasında gidip geliyorsun.

dinlediğin müziklere yansıyor. içtiğin şeyler artık her bakkalda bulabileceğin şeyler olmuyor, birlikte olduğun insanlarda birşey aramıyorsun. her zaman bir adım uzağındasın mutlu olmanın. lunaparkta geçen bir günün ardından eve dönme zamanı geldiğinde üzülen küçük bir çocuk oluyorsun. hergün gördüğün, duygusal olarak bir bağın varlığıyla yokluğunun bile farkında olmadığın anneni, bir yerlerde "benim annem, güzel annem, beni al kucağına..." diye çocukça saf bir sevgiyle söylenirken boğazında hissettiğin o düğüm gibi. saatler süren telefon konuşmasının ardından bile telefon kapandığında sanki ortadan kaybolmuş, ayrılmış hissine kapıldığın sevgilinin hissettirdiği gibi. kalıcı bir mutluluğun bir adım uzağında birşeyleri, bir zamanı, birisini bekliyorsun. bir adım uzakta.. hiç kalkmak istemediğin bir uykuya dalsan değil mi? sonsuza kadar kabus görmeyeceğini bilmesen hiç düşünmeden gözlerini kapardın.

içinde sakladıklarınla, yapabileceklerinle, yaptıklarınla, her anla birlikte boş bir odada etrafında gezinen hayaletlerle birlikte yaşıyorsun. herkesten uzak nerde olduğunu kendin bile bilmiyorsun ama bir şekilde burası senin evin gibi olmuş, dünyan bu boşluktan ibaret. bu karanlığın ortasında bile hayaletler sana dokunmak istiyor. vücudunu okşayıp, soğukluğuyla irkilmene sebep oluyorlar. beklerken gözlerini kapatıp görmezden geliyorsun. ışıkların yanmasını bekliyorsun. bir an olsun o tatmini yaşamak istiyorsun..

Deleted Scenes

her canım sıkıldığında ortaya çıkıp beni teselli etmek istemeni sadece dostça duygulara vermeyeceğimi sen de biliyordun. beraber içtiğimiz ders arası kahvelerde ve gece yarısı içkilerinde sadece istediğinin benim mutluluğum olduğunu söylerken bunu beraber yaşamak istediğini biliyordum. istersen.. aslında ben istiyorum çok ama.. eğer bir şansımız olsa bunun için şu an herşeye hazırım, veremeyeceğim, hayır diyeceğim hiçbirşey yok.. içki ve sigaranın kokusu parfümünün bastıramamıştı. o güzellik ancak böyle kokardı zaten. sıcak yaz günlerinde gece gelen hoş serinlikle beraber dışarıda dolaşmak ayrı bir güzeldi. bir anlık istekle bir apartman girişine sıkıştırıp da kulağıma fısıldamak içinden geçenleri yansıtıyordu belki de. kim hayır diyebilirdi ki buna? istediğimiz buydu belki de. beraber geçirdiğimiz onca zaman aslında apayrı birkaç saati yaşamak içindi. içimden geçenleri bilmiyordun diyemem. anlattığım halde anlamak istemiyordun belki de. aradan uzun zaman geçti uzak kaldık, görüşmedik, istemedik görmeyi birbirimizi. birkaç göz göze gelmenin ardından gözlerimiz birbirimizi aramadı bile. zaman yolculuğu filmlerindeki gibi yavaş yavaş ortadan kayboldu silüetlerimiz.. o zamana benzeyen fotoğraflar var bize ait olmayan..

the_end_of_a_love_by_nasht_

Rüzgar bizi götürecek..

Kumlarla değil de küçük taşlarla kaplı sahiller olur, dalgalardan, rüzgarlardan ufalanmamış, herşeye dayanıp kendilerini koruyabilmiş taşlarla kaplı. Kimse sevmez belki o sahilleri ama onların kendilerini koruyabilmiş olmalarını gözardı etmişlerdir, görememişlerdir bu yüzdendir sevmemeleri belki de. Kendileri koruyabilmeleri rahatsız eder, istediğin gibi üstüne basıp geçememek rahatsız eder insanı..

O sahilde yürüyorduk. üstümüzdeki ince giysilerin içinden geçip, vücudumuzu saran tatlı, ılık rüzgar eşliğinde, birbirine sıkıca bağlı ellerimiz arasına giremiyordu, ellerimizi dışarıdan okşayarak bize saygı gösteriyordu rüzgar da. sahip olduğumuz duygu onu da etkilemişti belki de. Dalga sesleri bize eşlik ediyordu, bizim için hoş bir melodi yapmak için taşları okşuyorlardı.

Bir an için elimi bıraktın ve durdun. Bir an bile olsa, bu anı yaşarken bile olsa korktum. seni bir an için bile benden ayırabilecek birşeye tahammül edemem ki. Eğildin, rüzgarda dalgalanan çiçeklerle kaplı tepelerden bile daha güzel savrulan saçlarını tutmaya doyamadığım ellerinle, içinde kendimi gördüğüm gözlerinin önünden sıyırdın. yerden birşey aldın. avuçlarının içinde tutarken bana bakarken, gözlerin içimi aşkla ve huzurla dolduruyordu. sadece sana bakıp seni izlemek beni herşeyden daha çok mutlu ediyordu. yerden doğruldun. avucunun içindekini gösterdin. parmaklarınla çevresini okşuyordun. hiçbirşey söylemiyordun. yaptığın her hareketin birşeyler anlatıyordu. sen birşey söylemiyordum ama seni duyuyordum. zihnimde sözlerin oluşuyordu, kalbimde duygular canlanıyor, birbiriyle sevişir gibi içiçe, heyecanla bedenimi sarıyordu.

avucunun içine sığabilecek kadar küçüktü. mükemmel bir daire şeklinde, simsiyahtı. içinde ışıltılar saçan parlak beyaz noktalar, turkuaz, bordo küçük noktalar vardı. ancak yakından görebilirdin diğer renkleri. ayna gibi parıldıyordu. güneşe tutup baksan, içinde ayrı bir evreni göreceksin hissi veriyordu. diğer taşlardan, çevresindeki herşeyden farklı olduğu belliydi. bu dünyadan bile değildi belki de. elf diyarlarından buraya gelmişti sanki. kadim bir büyücünün gizemli taşıydı belki de masallardan gelmişti bize.

iki elinin avuçlarını birleştirip bana uzattın. bu dünyada en çok değer verdiğim varlık, bana bu dünyaya ait olmayan birşeyi sunuyordu. kendisini sunuyordu, duygularını, benliğini. Karşımdaki insan bu dünyadan değildi benim için. Apayrı bir yerde, tüm kötülüklerden, korkulardan, acılardan arınmış. cennet sularıyla yıkanmış bir yerde yaşıyordu. gözlerinin içinde kaybolup giderken ellerimde verdiği hediyeyle herşey farklı bir boyuttaydı o an. bir an gözlerimi kapadım. içimde hissettim herşeyi..

gözlerimi açtığımda karşımızdaki küçük adacıklara, onların altına el dokuması halı gibi serilmiş denize bakıyorduk. yelkenli büyük bir teknede bu halıyla beraber uçuyor gibi yol alıyorduk. göğsüme yaslanmış önümüzdeki manzarayı izliyordun. uçuşan saçlarımız, tatlı rüzgar, herşey bizim için güzel birşeyler yaratmak için uğraşıyordu. dalgaların sesine de bir şarkı eşlik ediyordu. hayat bundan daha güzel olabilir miydi?.. seninle beraberken bu bir rüya bir serap bile olsa bunu yaşamanın verdiği huzur ve mutluluk içimi dolduruyor, tenimi okşuyordu. seni seviyordum evet ama bu anda seni yaşıyordum.. hiç bitmeyecek, ölümsüz bir yaşamdı..

bu dünyaya ait değildik. kendi dünyamızda birbirimize aittik..

Live 4 it! o şarkıyla geri dönüyor. Rüzgarın bizi götürdüğü yerden başlıyor.


Go Home!..

Bilmiyorum. Evet bilmiyorum. Hıhım.. Bilmiyorum. Bilmediğimi sanıyorum belki de. Bilmek istememek de olabilir. Bu cümlelerin ardarda sıralanmasındaki fonetik ve anlamca bozukluk gibi iğrenç bir kısır döngü. Uyusam geçer diyebileceğin bir başağrısı gibi de değil ki. Biraz alkol iyi gelir aslında.. Birkaç da güzel şarkı.. Bakışmalar ve sonrasında kurulan düşünceler ve sohbetler.. Uzun bir aranın ardından tekrar eve dönmemek..

Zaman makinesi

Zamanı iki şekilde düşünebiliriz. Birincisi ilkokulda gördüğümüz başında mağara adamlarının ateş yakmak için sopaları birbirine sürttüğü, duvarlara hayvan resimleri çizmesiyle başlayıp sonunda uydu resimleri gibi şeylerle biten zaman çizelgesi. Bu düz bir çizgi sadece tek yöne giden, sağ tarafta sürekli yeni resimlerin oluşacağı bir tablo.

İkincisi ise bu tabloyu bir çember haline getirdiğimizi düşünelim. Kapalı bir sistem oluşmuş oluyor. Gittikçe daha popüler olan herşey başlangıcına geri döner gibi asimetrik felsefeyi sembolize eder bir duruma gelir. Ama bu kapalı eğri dünya yüzeyi gibi tek başımıza bu çemberin etrafında dolanırken asla bitmeyecekmiş gelir. Sıfırla sonsuz arasında sonsuz tane sayı var fakat 1'le 2 arasında da sonsuz sayı var. Bu çember neredeyse sonsuz büyüklükte. Gittiğimiz yönden sıkılıp geri de dönebiliriz. Böylece zamanda yolculuk yapmış olacağız.

Yaşadıklarımız, karşımıza çıkan olaylar, anılar, sevgiler,sevgililer, nefretler, kızgınlıklar, heyecanlar,... Hepsi bu tür bir zamanda geçiyor. Çemberin üstündeki noktalar hepsi.

Geçmişe bakıyorum. Bu sonsuz çemberin üzerinde yürürken bir şekilde aynı noktaya veya biraz ilerisi ya da gerisinde bir boşluk var. İlkini geçsem bile ikicisine takılıyorum ve bu delik beni çizgifilmlerdeki amerika'da bugsbunny'nin kazdığı çukurun onu avustralya'ya çıkarması gibi tekrar başa dönüş yaşıyorum. Aslında tüm bu karmaşadansa, kendime ait küçük bir zaman çemberim oluşmuş demek daha mantıklı burada bir tam turu atmak sonsuz zaman almıyor.

Sürekli aynı şeylerin tekrarlanması, neredeyse yılın aynı dönemlerinde olması hep. İnanmıyorum ama bir güç var evet. "Tanrıya inanıyorum ama o bana inanmıyor!" demekten alamıyorum artık. Düşünceler içerisinde geçen bir geceden sonra neye inanıp neye inanmadığı artık bilmiyorum. Düşünce balonlarından, oturduğum odada artık yer kalmadı. İçeride beni boğmak üzereler. Verdiğim kararların ve sonuçlarının arkasındayım. Kısır bir döngüyü kırabileceğime inanıyorum. Ama inanılmamayı da anlıyorum. Tanrı gibi sonsuz bir güç bile özgür irade verdiği oyuncaklarına kendini inandıramıyorken. Benim gibi yaratıcı statüsüne baktığında ancak tahtadan bir kukla olan pinokyo'yu yaratabilecek geppetto usta olabilecek birinin inandırıcılık kapasitesi epeyce düşük olsa gerek.

Yağmurlu ve sıkıcı bir gün. Bitmeyen bir geceden sonra gelen bir gün ancak böyle olabilirdi. Çember zamanı kontrol edebilirim ama düz gidenin önüne geçemiyorum. Önceden yazılmış birşeye inanmıyorum, sadece önceden yaptıklarımızın herşeyi etkilediğine inanıyorum. Ne yazık ki değiştiremiyorum önceki davranışları. Ama sonrakileri değiştirmek için fırsatımız var...