Karne Hediyesi

Diplomam önümdeki sırada duruyordu. Sigara külünü yere mi atsam yoksa cam kenarında mı içsem diye kendi içimde dalaşmam bittikten sonraydı birden flashback'lerde kaybolmam.

Beşiktaş kampüsüne ilk geldiğim günü hatırlıyorum. İlk girdiğim sınavdaki romantik komedi tadındaki süprizi, saçmalıkları, sınavları, çift lisansın daha tam olarak ne olduğunu bile bilmeden başlayışımı, bunu da yapmadım demeyeyim diye geçirdiğim günleri, karanlık ve yağmurlu sonbahar gecelerini, akşamın köründe sınavdan çıkar çıkmaz yandaki boş sınıfa kaçıp pervasızca öpüşmeleri, az kalsın sınıfta kilitli kalışımızı ya da karşı binanın bizi izleyişini.. Kahve molalarını, sigara dumanı kaplı koridorlardan önce rahatsız oluşumu sonra buna katkıda bulunuşumu, herşeyi bildiğimden değil de hiçbirşey bilmediğim için herkes çalışırken sınıfın kapısı önünde duvar önüne yayılıp penguen okuduğum günleri, konser sonrasında yarı sarhoş boş koridorlarda atlayıp zıplamayı, Davutpaşa kampüsünü, hoşlandığım kızla koridorda karşılaşmaya veya derste bir gıdım yakınına oturmaya çalışmayı, hoşlandığın birine yakınlaşmak için harcanan o çabayı ve karşındayken hissettiğin heyecan ve korkuyu, mezuniyete gitme tenezzülünde bile bulunmadan ayrılmayı, son dakikada yetiştirmeye çalıştığım ödevleri, projeleri, birlikte vakit geçirmekten hoşlandığım 2 avuç insanı ama bir türlü fırsat bulamadığım için bunların 1 avuca düşmesini.. daha anlatamadığım hepsini ama hepsini hatırladım bir anda. Lakin hepsini yazarak bitirmek istemedim. Kısa metrajlı ve bitmek bilmeyen bir film gibiydi.

25 ağustosta geçen yıl katıldığımız Hidromobil '07 yarışının yenisi Hidromobil '08 olacak. 26-31 Ağustos arasında İzmir'de yine uyumadan, sınırlarımızı zorlayacak yarış manyaklığımızın içine giricem. 1 Eylül'de tekrar İstanbul'a döneceğim okula ama bu sefer bir üst koridorda devam edecek hayat Yıldız'da ama söylemeyi unutmadan artık İtü'de de okuyorum. -Bir de yorumlara cevap yazmadığım aklımda hepsine cevap yazmak istiyorum ama fırsatım olmuyor işte. Ama gerçekten aklımda hepsine cevap yazsam içim rahatlayacak ama ben bu tedirgin ve kafam dolu halimi pek bir seviyorum. Hah şimdi kaldığım yerden devam edecek olursam..- Yani dur tam açıklayayım. Yıldız elektrik mezunuyum, ama makine okumaya devam ediyorum ve şimdi aynı zamanda İtü'de yüksek lisansa başladım. İtü Maslak Kampüs'ündeki gölette çokça görürsünüz zaten beni gölete taş atıp, etrafında oluşturduğu halkaları izlerken. Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemeye gerek yok gibi. Ben kendime güveniyorum. Neyi neden yaptığımı bilmiyorum aslında. Sinema tarihinin en iyi filmi olarak kabul ettiğim son Batman filminde yine tarihin en iyi karakteri olduğuna inandığım Joker' in de dediği gibi ben sadece arabaları kovalayan bir köpeğim, benim bir amacım yok. Yok galiba gerçekten. Vakit öldürmek mi ne.. Ben bile ölüyorum da zaman neden ölmesin diyor sanki insan bazen.

Benim ben No.3

gece saat tiktaklarından ne kadar rahatsız olsam azdır ki bu yüzden gece aklıma geldikçe gider pilini çıkarırım.

şöyle birşey var ama cep telefonunun icadından sonra saat taşımanın bir anlamı kalmadı. eskiden saati gösteren bir araçken şimdi aksesuardan başka birşey değil benim için. ilk kez saat takmamaya başladığımda ortaokul çağını yaşıyordum. ortaçağ gibi karanlık bir çağ desem yalan söylemiş olup olmayacağımı bilmiyorum gerçekten. biraz bön insan olduğumdan ya da mükemmeliyetçi diyelim. hatırlamak istemiyorum. hatırlayacağım kadarını hatırladım zaten bu paragrafı yazarken. pişmanım.

ne diyordum onu unuttum.

dur!.. dur kiiii, üç, dört!.. demek o kadar aptalca ki ama bir o kadar da komik benim için. ilk duyduğumdan bu güne hala komik. olacak o kadar gibi modası geçmedi daha. herhangi bir zorluk anında durup düşünmek gerektiğinde yeri gelir sesli yeri gelir sessiz söylerim.

yeri gelir... yeri gelir..., sözcük öbeğinde giden hiçbirşeyin olmaması o kadar neşe kaynağı ki düşünsene bi, hiç kaybolan birşey yok. bir insanın hayatının en güzel anları gibi.

ne diyecektim yine unuttum.

güzel kek yapan kıza aşık olabilirim hemen ben arkadaş! hemen hem de.. güzel kek yapan güzel kıza taparım. kek yapamayan güzel kıza da aşık olurum gerçi. o da hemen.

birgün ben de evlenicem ya o kadar merak ediyorum ki o anı. bi de daha çok gelini merak ediyorum ya neyse. lan korktum birden. düğünleri sevmem ki ben. siz gidin düğüne ben evdeyim. sonra görüşürüz. evlenmeyi de hiç istemiyorum. kim icadettiyse..

futbolcu olsaydım hiç koşmadığım için çok eleştirilen biri olurdum. ama sahaya çıkar golümü de atardım. büyük yalan aslında!..

istanbul'a döndüğümde daha önce tanıdığım herkes ile görüşmek istiyorum. 2 yılda listeyi tamamlayıp sonra temelli buralardan gidicem gibi. küba'lı biriyle evlenip ab statüsünde oynamak istiyorum.

mp3 çalarım (çalarım burda birleşik mi yazılıyor diye 10 dk. film arası verdim. bi sigara yakıp uzaklara baktım. çıkardığım sonuç ise, ben benim gibi adama nüfus cüzdanı bile vermem oldu. hayat garip tabii bulaşık deterjanlı çubuğa üflüyosun baloncuk filan çıkıyor. o kadar garip işte.) mp3 çalarımı kene ısırdı. böyle birşey işte hayat. kulaklık kablosunu ısırdı hatta. ayrıntıya girersek.

bi de ben bir yerden eve dönerken "sweet home alabama"yı dinlemezsem eve dönmüş saymam kendimi.

vietnam sendromu gibi birşey oluştu bende "edirne sendromu". kepçe, kürek, kum, beyazlı kırmızılı uyarı bandı, buğday-ayçiçek-pirinç tarlası, su borusu, köylü gördüğümde irkiliyorum. rambo'da vardı ya adam bişey yapıyo en basit birşey bile ona işkenceyi hatırlatıyor kafayı sıyırıyor gibi. metallica konseri için istanbula geldiğimde tribünden izlerken yukarı kalkan eller buğday tarlası gibi gelmişti bana kafayı yiyeyazdım. bir de blogda yazdım işte.

kendi yolumu çizmek istiyorum diye dünyanın en büyük şirketlerinden birinden rüya gibi teklifi reddettim ya ilerde çöpten kağıt toplarken o anı hep hatırlıycam.
böyle aklı sıra kendi yolunu çizip de "bişeyler yapıcam lan ben!" diye yola çıkmak. ama özlü bir sözde dendiği gibi " o yol bayır aşşaağııı.."
"hasss..." diye "der untergang" gibi tepetaklak olmak var.
lakin ne kadar kıç üstü düşersem düşeyim bu eblek gülüşüm var ya hep ağzımı yüzümü kırasım geliyo. fakat ki, en azından denedim. bir kez daha güneşe çok yakın uçtum.. gibi
fakat nihayetinde daima başka bir yol bulunabilir..

bi de dahi anlamındaki "eroy" ayrı yazılır tabii o da var. bu yazıda geçmiyor.

İyi, kötü.. öyle birşey gibi

Hep birinin bana sahip olmasını istedim ama sıkıldığımızda bir kenara attığımız oyuncaklardan biri olabileceğimi hiç düşünmemiştim. Aslında hepsini ben hesapladım demiştim ama hata payının bu kadar çok olacağını da düşünmemiştim. Aslında aşkta düşünceye yer yok derken en büyük hatayı burada yaptığımı farkedeli de çok olmuyor. Aşık olmak için görmezden geldiklerim, gördüklerimin yanında ne kadar da fazlaymış. Yakında hava kararacak. Güneş batmadan evde olabilseydim keşke.. Ama evde olabilseydim bitmeyen maceranın ortasında nasıl kalacaktım ki? "Never ending story" gibi birşey bu. Tam da böyle rüzgarda savrulur gibi hem de.

Benim Ben No.2

İstanbul da Constantinople da güzel isimler. İstanbul not Constantinople şarkısını veyahut İstanbul pas Constantinople şarkılarını Nevizade'de bir yaz veya bahar akşamı şarap, rakı ya da Türk kahvesi içerken yanında sigaranın eşlik ettiği anlarda dinlemek ne büyük keyiftir. İstanbul'a döneyim hele bir. Aşığım ben ona zaten.

Yaren eşliğinde beraber Beyoğlu'nu arşınlamayalı ne kadar çok oldu. Bir yarensiz ne kadar çok oldu. Güzel zamanlar... yahu ne kadar çok oldu.

Bir yılanı öldürüp içinden canlı haldeki kurbağa'yı kurtarmak herkesin başına gelmez hayatta herhal. Hele ki, büyük yılandan büyük kurbağayı, küçük yılandan da yavru kurbağaları kurtarmak.. National Geographic ekibinde bile benim yaptığımı yapanı bulamazsın sanırım. İndiana Jones muyum neyim.. Bir anlık "vay ben ne adamım masturbasyonu" işte..

Kotumu ve Mp3 player'ım kulaklık kablosunu kene ısırdı ne yapayım peki? "I can never die.." diye bir şarkı da yok değildi.

"Rusya'ya gidip herşeyi, herkesi geride mi bıraksam" dedim. Bilmem ki.. hala teklifi düşünmekle geçiyor geceler.. Bir atasözünde de değinildiği gibi "from russia with love.."

Aston Martin mi yoksa Maserati mi diye düşüneceğim günler de var aslında. coming soon belki.

İnsanlık tarihinin en büyük icadı kesinlikle fransız öpücüğüdür. Ben bunu her platformda savunurum arkadaş!..

Ben dersem ki "sen bilmiyorsun" sen de "ben bilmiyorum" diyorsan. Hadi beni dışarı çıkar..

Büyük büyük yağan yağmur damlaları altında uçsuz bucaksız yeşilliklere, gri bulutlara, şimşek, yıldırım ve gökgürültüsü olaylarına "singing in the rain" ile eşlik edince hayatta huzuru yakalarsın bence. Bir de sesim güzel olaydı.

Gün gelir de dünyayı ele geçirirsem eğer.. Edirne'yi haritadan sileceğim. Çok şey kattı bana, hayatımı değiştirdi tamam kabul ediyorum ama geride iz bırakmamak lazım.

39 saat yemek yemeden durabileceğimi görünce ben nasıl hala böyle yarım dünya olarak dolaşıyorum anlayamıyorum. Bir anlasam bugün New York yarın tüm dünya!..

Live 4 it! 'ten sevgilerle..

3 tane buz alayım sadece. Limonlu yoksa vişneli olsun. Bu bardak altlıklarını alıyorum ben şimdiden söyleyeyim. Koleksiyon yapıyorum. 2’şer tane alıyorum diğeri de çok sevdiğim bir arkadaşıma. Ne? (kulağa yaklaşılıp da konuşulur ikinci cümleler. ilk cümlenin sadece %34 ila % 42,35’i anlaşılır.) Grubun müziği güzel ama solistte iş yok. Benim bir arkadaşım var onun sesi çok iyi burdaki de adam mı..

Gözlerinin ucuyla bakışmalar.. herbiri biraz daha yakınlaşmak için. Hiç tanımadığın biriyle tanışmak için kaç defa bakışmak gerek ki. Bakış sayısı x Güzellik x İstek = Sabit.

Yalvardım, ağladım, dizlerine kapanamadım ama eski günlere dönmek için tek bir ekmek kırıntısı büyüklüğünde şans olmaması ne kadar üzücü. Son kez konuşmamızın üzerinden geçen zaman, tanımadığın insanlar, öpüşmeden sevişmeler, sonu gelmeyen saçmalıklar,.. geldiğim son nokta. İki ekmek kırıntısını ucuca eklediğin mesafeden fazla değil. Bulup bulmadığını bile sormaya korkuyorum. Nasıl bu kadar düşmüş olabilirim diye kuyruğunu kovalayan köpek gibi kendi etrafımda çemberler çizerken ne kadar ilerleyebilirdim ki? Harcanan kuvvet x Yol yaklaşık eşit sıfır. Yatay düzlemde hiçbir iş yapmamış oluyorum teorik olarak. Geçen zamanı da hesaba katarsak.. Dediğin gibi birbuçuk yıl olmuş. Büyükten küçüğe; aylar, haftalar, günler, saatler,.. derken yılların da artık zamanı gelmişti.

“Kafana çok takıyorsun..” diyen ismini bildiğim veya bir daha öğrenme şansım olmayacak ne kadar çok insan geçti. Filmlerdeki gökdelenlerin ardından doğup batan güneş gibi, arabaların gidiş yönüne göre sağı kırmızı, solu sarı olan ışık nehri akıp geçti. Akarken ne kadar yavaş görünse de birkez kendini akıntıya bıraktığında nasıl geçtiğini anlamadığın zaman nehri. Mitolojik çağlardan kalmış iki dize gibi. Sonra müzik hızlanır ve iyi şeylerin olacağı zamana kadar geçen zorlu olaylar bir anda akıp geçer.

Sonunda yavaş çekimde bir kahraman ortaya çıkar, yavaşça yürürken kendinden emin, korkusuz ve korkulan, hayranlık duyulan ve bunu yaratabilen.. Zavallı yaşantısından kurtulmuş.. “Welcome to my world bitch!” kaba bir söz olsa da kabul edilebilir.

Uyumayan, dinlenmeyen, pervasız kelimesini tam olarak dolduran umursamazlıkla, esas kızın peşinde koşmadan, senaryoya sadık kalıp esas kızın ona geldiği. Bikaç binyıl önce olsaydı yarı tanrı diyecekleri.

Yalnız kaldığında, sadece kendi kalp atışları ile, gözlerinin içindeki o korkusuzluğu, onlarcasının arasındayken de sergileyebilecek. “Eskide kalmıştı o zamanlar” gibi asla söyleyeceği aklına gelmeyen sözleri söyleyecek. Ama birileri bunların hesabını vermeliydi. Bunun ben olması, çok adil olmasa da kabul edilebilir.

Sevgiler eroy.

Benim Ben No.1

Böcek ne kadar büyükse, o kadar korkutucudur. Ne kadar korktucuysa, ısırdığında oluşacak olaylar aynı oranda acı vericidir.

Google Earth'ten evimi bile görebiliyorum lan! Onu bırak burda ova ortasında, hatta git dağ başına görebiliyosun buram buram Anadolu'yu. Google Earth, dünya tarihinde yapılmış buluşlar arasında kesinlikle 19. sırada yer alıyor.

Kesik yaralara kolonya döküp, dezenfekte edeyim derken ömrümden ömür gidiyor, mikrop kapıp hastalansam, ömrüm o kadar azalmaz.

Keskin şeyler, çok kesici oluyor. Pamela Spence cinsellik için "güzeller olan herşey gibi bu da artık çok fazla kurcalanmamalı" demişti. Onun bu sözünden ders alıp keskin şeyler fazla kurcalanmamalı.

Vücut sıcaklığının üstündeki bir sıcaklığı barındıran herşey sıcaktır.

80-90 derece civarları ise çok sıcaktır.

Üç haneli sıcaklıklar için artık söylenecek bir söz kaldı mı bilmiyorum.

İnsan derisi hemen yanıyor yahu. Bi gıdım mukavemet yok. Aynı şekilde hemen de kesiliyor. Saha çalışmasında olduğumdan, hergün bir yerim kesiliyor. Ben mi dikkatsizim bu kadar yoksa dünya giderek daha mı tehlikeli bir yer oluyor her geçen gün arada kaldım. Alet, edavat ve sıcak şeyler asla benim kontrolüme verilmemeli gibi sanki.

Hergün pick up kullanmaktan, iyice sanayi mahallesi insanı havasına büründüm. Arkadaki kompresörle herkese de hava atıyoruz. -Duyduğun en geyik espri mi? Evet-

Buradaki ortam, gittiğimiz yerler ve hatun kişiler ne kadar güzel olursa olsun, arkada kompresörü olan bir araçla şansın sıfır. Şimdiden söyleyeyim de.

Pamela Spence bugün evlenelim desin, sabahı beklemem.

Aynı şekilde Avril Lavigne de olur yani. Efes ponpon kızlarının bir tanesi hariç hepsinde ve daha ismini vermek istemediğim daha niceleri ;p

Güneşlenip yandıktan sonra, derin soyulur ya ne kadar garip değil mi, kendinden parçalar kopuyor, giderek parçalanıyorsun gibi. Hiç sevmediğim Teoman'ın dediği gibi paramparça.. O değil de yılan gibi deri değiştiriyosun resmen. Bunu bana ne kadar garip geliyor anlatamam.

Az önce kolonya için ne dediysem aynısı yarabandı için de geçerli. Yarabandını çıkarırken ömrümden ömür gidiyor.

Dün mesaj yazarken üzerime devrilen şemsiyeyi tek elimle tuttum, hiç bozuntuya vermeden de bi yandan yazmaya devam ettim. Etrafta ne kadar insan varsa hayranlık duydu bana, vay ne adam bakışları arasında süper kahraman muamelesi görürken, bir anda dünyanın en yüzeysel adamının hisleriyle "vay ben ne adamım!" moduna giriyorsun..

Ben Çocukken No.6

Ben çocukken video kasetçalarımız vardı. Şimdiki VCD ve DVD player'ların babası diyebileceğimiz VHS player'lar evlerin olmazsa olmazı gibiydi. Yani o zamanlar çok küçük olduğumdan gerçekten ne kadar yaygın olduğu konusunda ileri geri konuşmakta zorlanıyorum. Ama şimdiki korsan cd'cilerin yerine kaset kiraladığımız yerler var idi. Bir de hatırlayamadığım şeylerden biri de bu kasetleri neden kiralıyorduk da satın almıyorduk. Bir arşivleme hevesi yok mu idi o zamanlar yine bu da tam hatırlayamadığım şeylerin arasında yer alıyor. Kaset fiyatlarını da hatırlamıyorum ve gidip de anneme babama sormaya üşeniyorum ki zaten gidip soramam zira artık ben çocuk olmadığımdan ve çalıştığım için şehir dışında sürtmek gibi bir zorunlulukla karşı karşıya olmanın verdiği gariplikle sadece telefon açıp sormaya bakar ki ben çocukluktan beridir hep biraz üşengeç olmuşumdur yer yer. Burası da tam o yer yerlerden birisi. Ama yine de 9-15 arası sayıda kasedim vardı bunların çoğunluğu ninja kaplumbağalar, red kit,.. gibi çizgifilmler ve Hababam Sınıfı gibi Türk Filmlerinden ibaretti. Şimdiki gibi gepgeniş bir arşiv yapma şansımız yoktu elbette. Bir de kasetler yer kaplıyordu, bozuluyordu, vs. uzun hikaye.. değil mi?

Bir kaset kiralamak için kaset dükkanına giderken hissettiğim heyecanı nasıl anlatabilirim ki. Şu an Avril Lavigne'i görsem aynı heyecan. Gittiğimiz dükkandaki film afişleri, sıra sıra kasetler,.. herşey sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi. Benim küçücük dünyamın sınırlarının çok ötesinde bambaşka bir galaksideki bir dünya gibi..

İlk kez sinemaya gidişimi hatırlıyorum. Hayalet Avcıları 2'ye gitmiştik. Babam, ben ve dayım beraber gitmiştik. O yaştaki bir çocuk için garip bir seçim tabii ki hayalet avcıları. Trenin adamın içinden geçiş sahnesinde gözlerimi ellerimle kapatıp, parmaklarımın arasından izleme çabam da takdir edilmeli bence. Lakin izlediğim filmler arasında hiçbiri "Child's Play 1 - Çocuk Oyunu 1" kadar beni etkisi altına alamadı. İlk kez izlediğimde 10'lu yaşların henüz çok başındaydım sanırım ya da tek haneli yaşların çok sonlarında. "Caki" diye yıllarca filmin adını sayıkladım durdum. Buna sebep aslında filmi izlediğimizin ertesi günü annemin işten gelirken elinde aynı bebekle içeri girmesiydi. Aklım yerinden oynadı resmen. O yaşta çocuğa yapılır mıydı bu yahu? Yıllarca aynı odada beraber kaldık ki ben onun arada ev içerisinde dolaştığına, beni izlediğine inanıyordum. Lan aynı bebekti ya!.. Ödüm kopuyordu. Çok uzun bir süre, gerçekten fobimdi caki. Bugün de hiçbir oyuncak bebeği sevmem zaten. İnsan figürlü bebeklerden hem korkarım hem de nefret ederim. Bu ne korkudur Allahım. Ağaç yaşken eğilir diye boşuna dememişler.
Her yıl tam da okul açılacağı sıralar okul alışverişi yapardık. Yahu ne kadar da heyecan dolu, nasıl bir çocukça mutlulukla dolu bir şekilde giderdim. Alışveriş merkezinin içerisine adım attıktan sonraki her an, yeni birşey gördüğüm ve aldığım her an ayrı bir mutluluktu. Raflardakş herşey o an için dünyanın en güzel nesnesiydi. İçerisinde binbir özellik olan kalemlikler, renkli kalemler, silgiler, kalemtıraşlar,.. ne kadar çocukça yahu.. Okul başladıktan bir ay sonra çoğu kırılacak, kaybolacaktı ama yine de ilk günü yaşamak için ne büyük bir telaştı bu..
Şimdi ise, günler geceye dönüştü. Hissedilen heyecanlar olsa da sebepleri değişti. Değişti herşey, ben de, sen de, değişmeyen ne kaldı ki diye üzülmekle sevinmek birbirine karışıyor şimdi.

Diğer Ben Çocukken olan diğer olaylar için bulunmaz kaynak burada.

Live 4 it! Haftanın Klibi


Live 4 The Greatest Vol.1 Metallica - Mama Said ile açılıyor. Uzakta olmanın verdiği o dayanılmaz kendini ve hayatı sorgulama dürtüsüne uygun bir şarkı seçmek istedim.

Ciddi ciddi kız-erkek ilişkilerini sorgularken aslında ilişkilerin ne kadar temelsiz ve boş olmalarını görmekten sıkılsam da bunu değiştirmek gibi bir şansım olmadığından diğer örnekler hakkında, toplumsal tespitten bir adım öteye gidemeyen yazılı ve sözlü eserler bırakıyorum sadece geriye. Bunun sebebi de tabii ki burada bulunduğum ortamdan kaynaklanıyor. İlginç geldiği için bunlar üzerine düşünmek, bir kenarda insanları izliyorum bazen, bir yandan yanımdakilerin benim deli olduğunu sanmamaları için birkaç kelime ederken. Üzülüyorum aslında düşünürken. Çok mu fazla düşünüyorum, çok fazla romantizme kapılıyorum kendi içimde sanırım. Bunları bir kenara bırakıp tekrar normal hayat dönerken, normalden farklı şeylerle karşılaşıyorsun.

Ben küçükken, nasıl desem çok böyle bön, salak, aptal ve birçok türevi sıfatı barındıran biriyken, ha şimdi çok mu değiştim hayır ama daha duygusal zayıflığın dışında pek bir problemim yok sanırım, şimdi giderek büyümek, sonrasında bu dur durak bilmeyen büyümeye kendini kaptırmak, doğal sınırların ölüm olduğu bir hayatta doğal sınırlarına ulaşana kadar büyümek, hergün yeni bir günken, eskileri de beraberinde getirmek, eskilerin yenilere, yenilerin eskilere karışması, sürekli hata, sürekli ders almak ya da almamak belki de alamamak veya almak istememek, sonsuz bir döngüde kaybolup gitmek, bazen o döngüye dahi giremeden kaybolup gitmek.. Hepsi ayrı ayrı ve bir bütün olarak garip.. Daha sayamadığım ve saymak istemediğim belki de garipliklerin de olması var tabii..

Küçük bir çocuğa bakarken, kendinizi onun yerine koyduğunuz zamanlar olur bazen. Düşünsene, hiçbirşey bilmeden dünyaya geliyorsun, elin ayağın tutmuyor, ne yemeğini yiyebiliyor ne de tuvaletini kendi başına yapamıyor. Geldiği dünyada tamamen bağımlı bir varlık olarak doğuyorsun ama geldiğin dünya kendi etrafında birkaç kez 365 tur döndükten sonra onun hakimi belki de sen olabilirsin. Taa ki birkaç 365 tur sonra "bu dünyanın bir de öteki tarafı var" denilen zamana kadar. Ben de bilmiyorum var mı. Var diyolar inanıyorum. Bakalım sonucuna.

5 yaşımdan beri okula gidiyorum. İlkokul 3. sınıftan lise 3. sınıfa kadar aralıksız hem de aynı dershanede okuyup sonra dershane kariyerime son verdim.Burdan sonrası işte ikili ilişkiler başlarken, benim gibi konsantrasyonu çabuk dağılan biri nasıl olur da üniversitede 2 bölüm okur, yüksek lisans yapar, tenis oynuyorum, atlıyorum, zıplıyorum, fotoğraf, araba yapıyorum, yarışlar, çılgınım, manyağım, romantiğim falan filan.. işte sadece karşı cinsi etkilemeye çalışmak için birkaç şey gibi saçını iki dakika daha uğraşıp biraz düzgün tarasan aynı durum gibi ki aynı durum. Anlatınca komik geliyor.

Bana, mezara kadar götüreceğim yokluğunu verdin de nasıl bir sözdür ki insanı düşünmeye iter, canını sıkar. Yanında götüreceğin şeyler o kadar çoğalmaya başlar ki bir süre sonra taşıyamazsın onları ve bir yerde çöker kalırsın gitmek istediğin yere gidemeden yol bitmiş olur. geride bıraktıkların da seni bulmak isteyenlere bir iz kalır. Hansel ve Gratel'de küçük ekmek parçalarını kuşların yemesi gibi ya da çöldeki ayak izlerinin bir rüzgarda silinmesi gibi kaybolur gider. Bazen de milyonlarca yıl sonra bulunan fosil ayak izleri gibi baki kalır. Ama bunca garipliğin içinde en garip olanı da aile kavramı olsa gerek. Belki de sevgili ama sonunda o da aileye katılacağından aslında bir alt küme belki de. Matematiksel ispatı bana düşmez.

Hiç öfke ile "Kendi yolumu çizmeye karar verdim ben!" diye birçok kez tekrarlanan bu anlamsız ya da en anlamlı sözün verdiği garip düşüncelere dalarken, kendi dağınıklığımı taşıdığım otel odasında, tatil mi yapıyorum yoksa çalışıyor muyum diye yorgun ve kararsız kaldığım günler geçerken, aileni 200 çarpı bilmemkaç çözünürlükte bir pencereden görmenin verdiği gariplik bir de kalbinin kırıklığıyla ne de güzel gider değil mi uyku.. Demek istediğim de buydu yoksa, o sarışın kız gerçekten bana bakıyordu.

Herkese iyi bir hafta diliyorum..

Live 4 it! The Greatest Hits

Uzun süren bir ayrılığın ardından tekrar Live 4 it! yayın hayatına geri dönüyor. Edirne'ye çalışmak için gittiğimden beridir benden pek haber alamadınız. Bazı okurlarım beni özledi, bazıları oh be gitti de kurtulduk dedi, bazıları ne dese bilemedi,.. Gittiğim her yere "Eroy ve Talihsiz Serüvenler Dizisi" adlı hikayemi de götürdüğümden burada da birşeylerin ters gitmemiş olması düşünülemez tabii ki..

Neyse ben burda gayet mutluyum. Her dalda Oscar'a aday olacak yazılarla "Live 4 it! The Greatest Hits" albümü tüm seçkin bloglarda ve yetkili mercilerde..

Welcome to the real world eroy..

Gün geldi ve ben artık çalışıyorum... Another Brick in the Wall misali.. İlginç geliyor kulağa. Edirne'ye gideceğim önümüzdeki 2 ay boyunca gurbet ellerden sizlere sesleneceğim. Gerçi gurbet eli olmuyor zira babamın memleketi olmasından ötürü. Neyse. Değişmek gerekliydi bu da iyi bir başlangıç.
Hiç gerçekle, gerçek olmayanı birbirine karıştırdığınız oldu mu? Elbette olmuştur. Dünden beridir bir şizofren havaya bürünmüş gibi aslında öyle demek yanlış olur. Neyin gerçek neyin hayal olduğunu karıştırdığınızı düşünün. Aslında hiç düşünmeyin sanırım kafayı yemek deyimini gerçek kıldım. Gerçekten ama Matrix'e bağlanmak mı yoksa Matrix'ten çıkmak mı ne desem bilmiyorum ama gerçekle hayali gerçekten birbirine karıştırıp, ikisi arasında seçim yapamadığımı görmek garip. Delirmiş olabilir miyim bilmiyorum :) Akli dengemi kaybetmiş olabilir miyim bilmiyorum ama gerçekten çok ilginç bir deneyim. Bir an tüm aklınızın sıfırlanması... Neyse bunu da yaşamadım demeyeyim. Gözümü kapatıp açsam .. welcome to the real world eroy!.. diyeceklerdi sanki. Tam anlatamıyorum ama ilginç bir deneyimdi. Neyse sistem normal haline geliyor gibi şimdilik. Tünelin sonudaki ışığı görüp geri geldim ama :)
Karıştııımm.. Değiştiiimm... Çok içtiiimm.. Geliyoruuumm.. Aslında gidiyorum...

Live 4 it! Haftanın Klibi



Live 4 it! Haftanın Klibi'nde bu hafta.. Christina Aguilera ( İmla klavuzuna bakmadan yazdım umarım doğru yazıyorumdur.) Fighter ile bizlerle birlikte. Savaşçı yapıyor hayat eninde sonunda ayakta kalabilmek için ona uyum sağlamalısın.

Ben Rohirrim'i toplayıp kuzeye cephesine gidiyorum. Dönebilirsem, yarın akşam güzel bir sohbet yapabiliriz. Christina'nın da dediği gibi. Thanks for making me fighter..

Herkese iyi bir hafta diliyorum..

Live 4 it! Haftanın Klibi


Live 4 it! Haftanın Klibi yayın hayatına devam etmeye çalışırken, blogun sadece klipten, arada bir çocukluk hatıralarından başka birşeyden ibaret olmamaya başladığını göreli çok olmuştu. Neyse, hiçbir şey sonsuza kadar sürmez zaten. Nightwish - Bye Bye Beautiful ile bizlerle beraber bu hafta.

Sana söylediklerimi duydun mu? Sana yazdıklarımı da okumadın. Beni görmedin bile. Seçmediğin yolun sonunda uzunca bir süre beklediğimi de bilmiyorsun zaten.. Bye bye beautiful... Die die beautiful.. Böylesine bir şeyi duymak için ne yapmış olmak gerek ki? Kaybedecek çok şeyi olmasına rağmen sevmeye devam etmenin bir bedeli olsa gerek. Kumar gibi.. Kendisinin olmayan herşeyi kaybettiği bir kumar. Gerçekten bak aklıma yattı yazarken. Aşk diyelim, karşılıklı sevgi var, sen sevmeye çalışıyorsun başta ne karşılık olacağını bilmeden, ona karşı onun sevgisini ortaya koyuyorsun. Kaybettiğin zaman senin olmayan birşeyi kaybettiğin için üzülüyorsun. Bunu göremeyecek kadar da körsün.. Kör değilsin biliyorum. Görmek istemiyorsun.

Bye bye beautiful.. Die die beautiful.. İşte başlıyor.. How blind can't you see?.. Aynı anda atıyoruz. Büyük atan başlasın..

Herkese iyi haftalar..